18 Ekim 2014 Cumartesi

Özelleştirme Mi Soygun Mu? / Metin AYDOĞAN

Özelleştirme Mi Soygun Mu?

Türkiye’deki özelleştirmelerin hemen tümü, Dünya Bankası’nın, bağlı olarak Amerikan danışmanlık şirketlerinin belirleyiciliği ve yönlendiriciliği altında yapılmaktadır. Bunlardan BOOZ–Allen ve Hamilton TCDD, CS Firs Boston Erdemir, Price Waterhause Sümerbank, Samuel Montaqu Petkim, Chase Manhattan Bank Tüpraş, Solomon Brothers Petrol Ofisi, Department of Employmeny Education and Training (DEET) Kardemir ile ilgilendi. Danışmanlık firmaları bunlarla sınırlı değildir ve sayıları çoktur. Türkiye’de hemen her iş için bir yabancı ‘danışman’ firma vardır. Petkim’in mali ‘danışman’ firmaları Samuel Montaqu ve Deloite Trouche, teknik danışmanı ‘Trichem ve Chem Systems’, ÖİB’nin ‘kuramsal danışmanı’ Mc Kinsey, ‘Özelleştirme Uygulamaları Teknik Yardım ve Sosyal Güvenlik Ağı Projesi Danışmanı’ Coopers & Lybrand’dı.

Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT’ler)

Ülke kalkınmasını amaçlayarak düzenli ve kapsamlı bir izlence (program) içinde yer alan, tümü ya da yüzde 50’den çok hissesi devlet mülkiyetinde olan kuruluşlara Kamu İktisadi Teşekkülü (KİT) deniliyor. KİT’ler Kemalist devletçiliğin ve ona bağlı planlı kalkınmanın temel öğesidirler. Tanım olarak ilk kez Atatürk kullanmış 1962 yılında da Anayasaya girmiştir. KİT tanımıyla örtüşen devlet işletmeleri Cumhuriyet’in ilk döneminde kurulmuştur.

Osmanlı döneminde ordunun gereksinimini karşılayan birkaç işletmeyi KİT olarak değerlendirmemek gerekir. Başka ülkelerdeki benzer kuruluşlar da ayrı bir inceleme konusudur. Gelişmiş ülkelerin kalkınmasında Önemli payı olan bu kuruluşlara Avrupa’da Kamu Teşebbüsü Merkezi (CEEP) deniliyor.

Kemalizm ve Türk KİT’leri

Kemalist kalkınmanın ekonomik ayağını oluşturan ve çok başarılı olan Türkiye KİT’leri özgündür ve içinde yer aldığı kalkınma yöntemi gibi Türk buluşudur. Özgünlüğü Kemalist kalkınmanın bütünleyici bir unsuru olmasındandır. Kemalizm ne denli özgünse Türk KİT’leri de o denli özgündür.

Türkiye KİT’leri

Türk KİT’leri asal görevi olan üretim dışında ülkenin gereksinim duyduğu birçok konuda yararlı çalışmalar yapmıştır. Örneğin yapılacakları yer saptanırken Türkiye yatırım haritasında Muğla’dan Kars’a, İstanbul’dan Diyarbakır’a dek ülkenin her yerine dengeli biçimde dağıtılmış; insanların yaşadıkları yerde çalışması amaçlanmıştır. İç göçün olmadığı bir ortamda ilerde oluşacak iç göç olgusu başlamadan önlenmek istenmiş, bu istem KİT açarak karşılanmaya çalışılmıştır.

Açılan KİT’ler yoksul Anadolu bozkırında uygarlık vahaları gibidir. Lojmanları, okulu, kreşi, toplantı salonları, bol yeşil alanı, çiçekli bahçeleri ve toplumsal etkinlikleriyle Anadolu insanı için eğitici birer örnek olmuşlardır.

KİT’ler üreterek elde ettiği kazançla devlet bütçesine katkı sağlar.

KİT’ler, kazançlarının bir bölümünü görev zararı adı verilen amaç için kullanır. Görev zararı bilerek yapılan ve ülke yararına olan harcamalardır.

KİT’ler, İşçi sağlığı ve iş güvenliğine önem verir. Kaçak ya da sigortasız işçi çalıştırmaz. Sosyal haklara saygılıdır. Primlerini, vergilerini zamanında öder.

KİT’ler, ülke içi ve dışında öğrenci okutur. Bu yolla hem eğitime katkı sağlar hem de kendisi için yüksek nitelikli teknik kadrolar yaratır.

Görüldüğü gibi Türk KİT’leri yalnızca üretim yapan ekonomik kuruluşlar değil, asal görevi o olmakla birlikte aynı zamanda toplumsal işlevi olan kuruluşlardır. Kemalizmin dünyada ilk kez bulup uyguladığı ve sıra dışı bir gelişme sağladığı KİT kavramı budur.

KİT Karşıtlığı

KİT’lere karşıtlık onların kuruluşuna dek giden bir tutumdur. Önce ideolojik nedenlerle karşı çıkıldı. Devletçiliğin “Komünistlik” olduğunu söyleyenler bile oldu. Daha sonra arpalık olarak kullanıldılar. Bu dönemde, ihmal edilip kötü yönetilirken yenileri açıldı. En sonunda yurt dışından alınan buyrukla haraç mezat satıldılar. Bu talana yumuşatıcı bir etki yapsın diye olacak özelleştirme adı verildi.

Özelleştirme: Eski Bir Öykü

Özelleştirmenin dile getirilmesi ABD’nin Türkiye’ye girdiği 1945 yılına dek gider. O yıl, kendini ABD yanlısı ve Liberal olarak tanımlayan Demokrat Parti kuruldu. Dört yıl sonra 1950’de yönetime gelen bu parti, izlencesine KİT’lerin özelleştirileceğini almıştı.

Demokrat Parti’den günümüze dek hükümette yer alan tüm partiler (ve darbeler) özelleştirme konusunu değişik zamanlarda ve değişik yoğunlukla dile getirdi ancak uygulamaya geçemedi. Tersine yenilerini açtı. Özelleştirme girişimleri, 12 Eylül’ün uygulamalara direnecek güçleri ezmesiyle gündeme gelebildi ve beyin yıkamaya dönüşen yaymacadan (propagandadan) sonra uygulamaya geçildi. Özelleştirmeleri hızla yapıp bitirmek için 12 Eylül gibi acımasız bir darbe, AKP gibi bir gözükara parti gerekiyordu. İkisi de kolayca oluşturuldu ve bugün Türkiye’de hemen hemen KİT kalmadı.

KİT’lere Karşı Olan Neden KİT Açar

KİT’lere karşı olanların neden yeni KİT açtığı çelişkili bir durum gibi gözükebilir. Bu görüş, yanlış da değildir. Ancak, buradaki çelişki bir zorunluluğa dayanır.

KİT’ler ülkenin varsıllığına katkı koymada o denli başarılıdır ki, hükümetler siyasi olarak ayakta kalabilmek için bu kuruluşları üstelik dışarıya borçlanarak açarlar. Borç verip bağımlılaştırdığı için, dışarısı önce ses çıkarmaz. İçerde ise halka, iş yapan bir hükümet görünümü verilir. Ayrıca, açılan her KİT politikacı için yeni bir çıkar kapısıdır.

Medya Gücü

12 Eylül’den sonra Türkiye’de önemli değişiklikler oldu. Aydınlar susturuldu, demokratik ortam yok edildi. Özgür tartışmanın yerini özel televizyonlar ve radyolarla buralarda yalanı ve yanlışı anlatan insanlar aldı. Bunlar hiç durmadan; KİT’lerin zarar ettiğini, çok adam çalıştırdığını, devlete yük olduğunu, satılmaları gerektiğini v.b. anlattılar. Yüksek gelirli köşe yazarları, profesyonel televizyon konuşucuları sürekli aynı şeyi söylüyordu.

Yaymaca o denli yoğundu ki insanlarımız şaşkına döndürülmüş, devleti zarara sokan bu kuruluşların neden hala elden çıkarılmadığını sorgular duruma getirilmişti.

Satışlar Başlıyor

Satışlar başladığında az sayıdaki yurtsever aydın dışında uygulamalara karşı çıkan olmadı. Satılan KİT’lerin çalışanları bile önce ses çıkarmadı. İşyerlerinin özel kesime (özellikle yabancılara) geçmesiyle çalışma koşullarının iyileşeceğini, ücretlerinin artacağını düşünenler bile oldu.

Satışlar gerçekleşip işçi çıkarmalar başlayınca gerçek görülmeye başlandı. Ancak iş işten geçmişti. Özelleştirme karşıtı eylemler başladı gelgelelim bunda da sağlıksız bir yan vardı. İşçiler sıranın kendi işyerlerine geldiğinde direnişe geçiyor, başka KİT’lerde çalışanlar yalnızca izliyordu. Genel işçi dayanışması sağlanamadığı için, savaşıma girişenler ne denli özverili bir eylem içinde olurlarsa olsunlar başarılı olamıyor, savaşımdan yenik çıkıyordu.

Tansu Çiller, Devlet ve KİT’ler

DYP’nin Genel Başkanı ve 50.DYP-CHP Hükümetinin Başbakanı Tansu Çiller; 1994 yılında özelleştirmeyi savunurken Kemalist Cumhuriyete cepheden saldırıyor ve şunları söylüyordu: “Türkiye’de KİT’ler her dört günde bir trilyon lira zarar etmektedir. Bu kurumları yıkmak zorundayız. Eğitimin önünü açmak için, daha iyi sağlık hizmeti sunmak için buna mecburuz. Türkiye’de herşey devletin egemenliği altında. Kendi bölgesinde son sosyalist devleti yıkacağız. Çocuklarınıza, biz onu yıktık diyeceksiniz.” 1 

Tansu Çiller’in “devlet yıkmak”la ilgili sözlerine savcılar ilgi göstermedi ancak verdiği rakamlarla ilgilenen de pek olmadı. Oysa Çiller’in söyledikleri doğru değildi. KİT’ler bütün olumsuzluklara karşın kâr ediyordu. Üstelik bunu, Çiller’in Başbakanı olduğu devletin organları belirleyip açıklıyordu.

Yüksel Yalova ve Ebu Bevval * 
( *  Ebu Bevval: Ünlü olup tarihe geçmek için zemzem kuyusuna işeyen bir Bedevidir.)

57.Ecevit Hükümeti’nin Devlet Bakanı Yüksel Yalova özelleştirme konusunda söyledikleriyle şimdiden Türk siyasi tarihine geçmiş bulunmaktadır.

16 Kasım 1999 günü düzenlediği basın toplantısında, Devlet Personel Yasası kendisini bağlamıyormuş gibi; kamu kurumlarında genel müdür olabilmeyi “özelleştirme yanlısı olmak” koşuluna bağlayarak şunları söyledi: “Bana gelip açık açık ‘özelleştirmeye inanmıyorum’ diyen genel müdürü görevde tutarsam ülkeme ihanet etmiş olurum. Özelleştirme felsefesine inanmış insanları göreve getirmeye devam edeceğim.” 2 

‘Ülkeye ihanet’ kavramı ne kadar değişti. Atatürk döneminde, “devlet malına zarar veren” ya da “kamu çıkarlarını korumayan” felsefeler ülkeye ihanet sayılırken, bugün, “özelleştirme felsefesine” inanmamak ihanet sayılıyor.

Yüksel Yalova’nın özelleştirme konusunda yasalar ve yönetim sorumluluğuyla bağdaşmayan sözleri “genel müdür atamayla” sınırlı kalmadı; 9 Şubat 2000’de; Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD), İstanbul Sanayi Odası (İSO), İstanbul Ticaret Odası (İTO) ve Deniz Ticaret Odası’nın (DTO) başkanları ile yaptığı toplantıda, kendisine yönelik olarak artan; “kamu mallarını özel kişi ve kuruluşlara peşkeş çektiği” suçlamalarına karşı şu açıklamayı yaptı: “Doğrudur. O peşkeşi çekiyorum. Zaten özelliğine göre o tür bir peşkeş içinde olacağımı da söylemiştim.” 3 

Bu tür söylemler, bu açıklıkla ancak; kamu mallarının tekelci sermaye kümelerine yoğun olarak aktarıldığı ve özelleştirmenin 20.yüzyıldaki ilk kapsamlı uygulamalarının yapıldığı, Faşist İtalya ve Nazist Almanya’da söylenebiliyordu.

Söylem benzerliği yöntem benzerliğiyle bütünleşmektedir. Hitler acele ediyordu bizimkiler de öyle davranıyor. Hitler işini kararnamelerle yürütüyordu, bizimkiler de öyle yapıyor. Çoğunlukta oldukları Meclis’e bile katlanamıyorlar. Uygulamalarını daha çok “kanun kuvvetinde kararname”, “torba yasa” adı verilen faşist yöntemlerle yürütüyorlar.

Faşizmden Beter

Bugün, ülkemizde gerçekleştirilen özelleştirme uygulamalarının, Faşist İtalya ve Nazist Almanya’daki uygulamalara benzerliği biçimseldir. Niteliği konusunda ise çok önemli bir ayrım vardır. Türkiye’deki özelleştirmeler, ulusal ekonominin yaratılıp geliştirilmesi açısından çok önemli bir olumsuzluğu fazladan içinde taşımaktadır. Gerek İtalya’da ve gerekse Almanya’da özelleştirilen devlet işletmeleri milli şirketlere veriliyordu. Türkiye’de ise, stratejik yatırım alanlarındaki devlet işletmeleri başta olmak üzere, kamu işletmeleri doğrudan yabancı şirketlere ya da dışardan ortaklı yerli şirketlere devredilmektedir.

Bu çok önemli bir ayrımdır. Almanya ve İtalya’da devlet destekleriyle güçlenen milli şirketler, başka gelişmiş ülke firmalarıyla yarışıp ülkelerine döviz aktarırken, Türkiye’de, kamusal varlıklar yabancı firmalara devrediliyor ve ülkemiz yarı sömürge bir ülke durumuna getiriliyor. Türkiye, özelleştirme konusunda, Faşizmden de kötü bir açmaza sürüklenmiş durumdadır.

Eyüp Aşık

Mafya ile ilişkileri basında yer alması nedeniyle görevinden ayrılan Devlet Bakanı Eyüp Aşık’ın, TEKEL’in özelleştirilmesi ile ilgili sözleri çok ilginçtir. Eyüp Aşık, Amerikan sigaralarının Türkiye pazarında yarışamadığı Samsun sigarasının, neredeyse iki yıllık kazancına karşılık satılmak istendiği günlerde şunları söylüyordu: “Halen atıl durumda bulunan ve bir işe yaramayan TEKEL binalarını sembolik ücretlerle çeşitli kuruluşlara devrediyoruz... TEKEL’in, çöpüne kadar her şeyini satacağız. Bana göre tek çöp bırakılmamalıdır.” 4 

‘TEKEL’i “çöpüne kadar satmak” Eyüp Aşık’a nasip olmadı ancak AKP hükümeti TEKEL’i gerçekten çöpüne dek sattı. (Konu ile ilgili ayrıntılı bilgi bakınız; Kuramsal Aktarım ve Metin Aydoğan kuramsalaktarim.blogspot.com)

Yalnızca TEKEL’de değil tüm Türkiye’de satılmadık “tek çöp” bırakılmayacak gibi gözüküyor. Çünkü böyle düşünen ve bu yönde çaba harcayan yalnızca Eyüp Aşık değil. Parti yöneticilerinin tümü aynı anlayış ve tutum içindedir ve birçok devlet taşınmazı “sembolik ücretle” değil neredeyse bedelsiz özelleştirilmiştir. Örneğin, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın verilerine göre İstanbul’da 4 taşınmaz 16.02.2010 tarihinde 3 dolara; yanlış okumadınız (üç) dolara satıldı. 5  Sakarya’da 1 taşınmaz 217 (ikiyüzonyedi) dolara 6 , İzmir’de bir taşınmaz 1.363 (binüçyüzaltmışüç) dolara satıldı. 7 

“Babalar Gibi Satmak”

Kemal Unakıtan AKP’nin kurduğu 58, 59 ve 60.Hükümetlerde Maliye Bakanlığı yapmış bir kişiydi. Konumuna uygun düşmeyen garip açıklamalarda bulunuyor, ciddiyetsizliği devlet katına taşıyordu. R.Tayyip Erdoğan’ın “Kemal Abi” dediği bu kişi; Tansu Çiller gibi Cumhuriyet’e, Eyüp Aşık gibi KİT’lere saldırıyor, söylemleriyle Yüksel Yalova gibi “Ebu Bevval” tutumuyla ünlü olup tarihe geçmeyi hak ediyordu. Şöyle konuşuyordu: “KİT’ler satılmasın diyenler var. Babalar gibi satarım. Parayı veren düdüğü çalar… Sümerbank’ı tarihten sildik.” 8 

Demirel Ne Diyor

10.Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, TMMOB Makina Mühendisleri Odası’nın, 10 Aralık 1999 tarihinde düzenlediği “Sanayi Kongresi 99” adlı toplantıda şunları söyledi: “Türkiye şimdiye kadar özelleştirme falan yapmadı. 6 milyar dolarlık özelleştirme yapıldı, bu 6 milyar dolar da masraflara gitti. Türkiye’nin elinde 100 milyar dolarlık tesis var. Türkiye eğer bu tesisleri özelleştirmezse bütçesini denkleştiremez. Devlete dayanarak ekonomiye artık hayır.” 9 

Demirel, 6 milyar dolarlık özelleştirme gelirinin tümünün “masraf”a gitmişken 100 milyar dolarlık “özelleştirme” gelirinin neden “masraf”a gitmeyeceğini açıklamadı.

Bülent Ecevit’in Söyledikleri

Demirel’in bu açıklamayı yaptığı günlerde Başbakan Bülent Ecevit, gösterişli medya yayınlarıyla Dünya Ekonomik Forumu’na katılmak üzere Davos’a gitti. Basın, Bülent Ecevit “seyyar satıcılar gibi” yanında, yabancı sermayeye satmak üzere 53 KİT’in tanıtım dosyası götürdüğünü yazdı. Bu dosyalarla, yabancı sermaye, kendi ülkelerinde bulamadığı ayrıcalıklarla Türkiye’ye çağırılıyordu. Bu çağrıyı yapan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, Davos’ta, Fethullah Gülen okullarını kıvanç duyarak övüyor, trene binmeyi çok romantik bulduğunu açıklıyor ve Turgut Özal dönemindeki uygulamalar için; “ekonomide atılan adımlar muhteşemdi” diyordu.

Bülent Ecevit, İsviçre’nin kayak merkezinde yabancı sermaye temsilcilerine şunları söyledi: “Türkiye sizler için bulunmaz bir fırsattır. Bu toplantı dış sermayeye katkı için Türkiye’nin olanaklarının sergilenmesi bakımından büyük fırsattır. Biz, dünyadaki yatırımcıları yalnızca Türkiye için değil, tüm bölgenin kalkınması için katkıda bulunmaya çağırıyoruz. Gerek Doğuda gerek Batıda bunun faydalarını göreceğiz ve böylece dünyayı kalkındırmış olacağız.” 10 

Recep Tayip Erdoğan: “Pazarlamacı Başbakan”

Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın özelleştirmeye yönelik sözleri yapılan işin gerçek niteliğini ortaya koyan açıklıktadır ve “ülke satmakla” ilgili itiraf gibidir. Graloto Port’un tartışıldığı günlerde Cevahir İş Merkezi’ni açarken gazetecilere şunları söylüyordu: “Yatırım için dünyanın tüm girişimcileriyle tek tek ve her yerde görüşürüm. Bakanlarıma da her yerde görüşmelerini tavsiye ederim. Çünkü ben ülkemi adeta pazarlamakla mükellefim.” 11 

R.Tayyip Erdoğan özelleştirme uygulamalarının hız kazandığı 2005 yılında, özelleştirmeyle ihanet kavramlarını birleştiren bir konuşma yaptı ve bu konuda Yüksel Yalova’yla aynı yerde buluştu. Şunları söyledi: “Ekonomi mükemmel gidiyor… Özelleştirme yapmazsak halka ihanet etmiş oluruz… Erdemir’i yabancılara söz verdim, yerli firma olmaz.” 12 

Metin Kilci

Metin Kilci, 2003-2009 yılları arasındaki ÖİB Başkanlığı yapmış bir kişidir. Başkanlığı dönemindeki 6 yılda 1986-2014 arasındaki 28 yılda yapılan tüm özelleştirmelerin yüzde 52’sini gerçekleştirmiş. PETKİM, Seydişehir Aleminyum, TÜRK TELEKOM, TÜPRAŞ, Başak Sigorta, ERDEMİR, ETİ Bakır, ETİ Gümüş, Elektrik Dağıtımı, ETİ Krom gibi stratejik KİT’ler önemli limanlar onun döneminde satılmış. 13 

Metin Kilci, yaptığı işin doğruluğundan kuşku duymuyormuş ancak yapılan eleştirilere üzülüyormuş. Oğlu bile, “baba sen vatan haini misin?” demiş. Bir arkadaşının oğlu, kendisini televizyonda görünce babasına “baba sen bu vatan hainiyle hala konuşuyor musun” diye sormuş. Bunları, Zaman gazetesine Kilci kendisi anlatıyor. 14 

Metin Kilci’nin oğlunun ve arkadaşının oğlunun sorularına şaşırmamak gerekir. Çünkü yaptığı işler ve söylediği sözlerle sorulara neden olan kişi kendisidir.

Seydişehir Aleminyum yok pahasına satıldığı günlerde, Seydişehir halkı çoluk çocuk sokağa dökülmüşken insanların “kanını donduran” şu sözleri söylemişti: “Bir ya da birkaç yıllık kârına satılıyor diye özelleştirmeden vazgeçmeyeceğiz. Üstelik kâr eden kuruluşlar daha kolay satılıyor. Özelleştirme, çalışma potansiyelinden başka bir şeyi olmayan kuruluşların satılmasından ibaret değildir.” 15 

AKP ve Özelleştirme

Özelleştirmelerin gerçek uygulayıcısı AKP’dir. Çünkü Türkiye’de bugüne dek yapılan özelleştirmelerin yüzde 88’ini bu partinin hükümetleri yapmıştır. Satılan devlet malları içinde 204 stratejik şirket ve fabrika ile 2515 taşınmaz vardır. Satılan şirketler, büyük sanayi kuruluşlarıdır ve Türkiye’nin üretim gücünün önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Taşınmazlar içinde; büyük kentlerde yüksek değerli arsalar, limanlar, akarsu santralleri, lüks oteller (İzmir Efes, İstanbul Tarabya, Bursa Çelik Palas), depolar, v.b. bulunmaktadır. 16 

KİT’ler Zarar Ediyor Mu

KİT’lere 1985–1995 yılları arasında hemen hiç yatırım yapılmamıştı. KİT yatırımlarının toplam yatırımlar içindeki payı yüzde 38.4’den yüzde 5.3’e düşürülmüş, istihdam yüzde 13.8 azaltılmış ve serbest sermaye oluşumu gerçek (reel) olarak yüzde 66 oranında düşürülmüştü.2 Kilit görevlere, yetkisiz ve yetersiz ve çoğu kez başarısızlığı amaçlamış kişiler getiriliyor, üst düzey çalışan değişik yöntemlerle görevlerinden uzaklaştırılıyordu. KİT ürünlerinin yarışma (rekabet) olanaklarını ortadan kaldıracak olan her tür uygulama geniş bir biçimde yapılıyordu.

Dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz “enflasyonu önlemek için”, enflasyonun yüzde yüzlere çıktığı bir ortamda KİT ürünlerine 6 ay zam yapmama kararı almıştı. KİT’ler, bilinçli olarak iç ve dış borç sarmalına sürükleniyor, geçmiş yıl kur ayrımları ve faizleri gider olarak kâr–zarar hesaplarına geçiriliyordu. Hükümet buyruğu altındaki devlet kuruluşlarını koruyacağına onlara zarar veriyordu.

Yılmaz Argüden

Ereğli Demir Çelik, özelleştirme kapsamına alınmış büyük bir devlet işletmesiydi. 56.Ecevit Hükümeti döneminde (1997-2001) ABD kökenli CS First Boston şirketi, kendisi için danışman firma olarak seçilmiş ve “özelleşeceği” günü bekliyordu. Erdemir’de, Yılmaz Argüden adında bir Genel Müdür, kendi deyimiyle “ülke yararına” işler yapıyor ve “Toplam Kalite Yönetimi” anlayışını işletmeye yerleştirerek büyük başarılar sağlıyordu.

Argüden, amaçlarının üretim kapasitesini arttırarak, Avrupa’nın ilk 10’una girmek olduğunu ve buna da az kaldığını söylüyordu. Yılmaz Argüden, 26 Mart 1999 günü görevinden istifa etti ve şu açıklamayı yaptı: “Erdemir’in dünya çapında bir şirket olması için iki yıl çalıştık. Klasik kamu şirketi anlayışından, ‘müşteri odaklı’ şirket yönetimi anlayışına geçmek için çaba sarfettik. Son bir yılda bütün ihaleleri şeffaf bir biçimde yaptık. Ve Erdemir’i belli bir yere getirdik. Çok fazla yorum yapmak istemiyorum ama birilerinin benden rahatsız olduğu bir gerçek. Siyasilerin ne düşündüğü beni hiç ilgilendirmiyor. Ancak bir süredir siyasilerin etkisiyle bize karşı bir muhalif gurup oluştu. Dünya çapındaki bir tesise muhalefet yakışmıyor.” 17 

KİT’ler Zarar Değil Kâr Ediyor

Özelleştirme yanlılarının savlarının tümü yalana dayalıdır. En sık yöneldikleri KİT’lerin zarar ettiğidir. KİT’ler zarar değil kâr ettiler. Bu saptamayı devletin yetkili kurulları yapmaktadır.
Hazineye yük olmaları bir yana, elde ettikleri kazanç, ödedikleri vergiler ve yüklendikleri “görev zararlarıyla” devlet gelirlerine önemli katkı sağlıyorlardı. Bu gerçeği hiçbir bilânço oyunu örtemiyordu. Hazine Müsteşarlığı’nın verilerine göre, KİT’ler 1998 yılında 10 katrilyon 559 trilyon lira (39,8 milyar dolar) gelir elde ettiler.

376.4 trilyon liralık (1,4 milyar dolar) “görev zararları” ve tüm giderler düşürüldükten sonra 1 katrilyon 144 trilyon lira (4,3 milyar dolar) net kâr sağladılar. Bu kâr 1999 yılında 1.6 katrilyon liraya çıktı. 18 

Devletin Söylediği

KİT’lerin kâr etmesi ve Türkiye Cumhuriyeti hazinesine kaynak yaratması, 1998 yılıyla sınırlı değildi. Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu’nun 1996 yılında hazırladığı bir rapora göre KİT’ler Hazine’ye 1992’de 23 trilyon lira (3,3 milyar dolar), 1993’de 39 trilyon lira (2,1 milyar dolar), 1994’de 175 trilyon lira (5,6 milyar dolar), 1995’de 326 trilyon lira (7,4 milyar dolar), 1996’da 837 trilyon lira (10,3 milyar dolar) net katkı sağlamıştı. 19 

Tüm olumsuz koşullara karşın KİT’lerin 5 yılda Hazine’ye yaptığı katkı 28,7 milyar dolardı. Rakamlar enflasyondan arındırılarak gerçek değerlerine getirildiğinde, yapılan katkının gerçek boyutu daha yukarı çıkıyordu. 1997 yılında TEDAŞ 148 trilyon, TMO 17.5 trilyon, TEAŞ 11.6 trilyon, TEKEL 15.2 trilyon kâr etti. 20  1998 yılında Türk Telekom 111.5, Petrol Ofisi 15.7, TKİ 12.8, DHMİ 8.4, Tür-kiye Şeker Fabrikaları 6.3 trilyon lira kurumlar vergisi ödediler. Aynı yıl Ankara’da en fazla kurumlar vergisi ödeyen ilk 10 firmanın 9’u devlet kuruluşuydı. 21 

Can Çekişirken Kâr Etmek

Özelleştirme kapsamına alınıp ÖİB’na devredilen KİT’ler bile kâr etmektedir. Oysa ÖİB’na alınmak demek mezbahaya alınmış kesimlik demektir. Çalışanları umutsuz ve moralsizdir. İşsiz kalacakları günü beklemektedirler. Hiçbir gereksinmeleri karşılanmamaktadır. Bütün olumsuz koşullara karşın bunlar da kâr etmektedir.

ÖİB’nın verilerine göre bu KİT’lerden 4.7 milyar doları temettü geliri, 1,5 milyar doları diğer kaynaklar olmak üzere 5,2 milyar dolar kâr sağlanmıştır. 22 

Yabancı Danışmanlar

Türkiye’deki özelleştirmelerin hemen tümü, Dünya Bankası’nın, bağlı olarak Amerikan danışmanlık şirketlerinin belirleyiciliği ve yönlendiriciliği altında yapılmaktadır. Bunlardan BOOZ–Allen ve Hamilton TCDD, CS Firs Boston Erdemir, Price Waterhause Sümerbank, Samuel Montaqu Petkim, Chase Manhattan Bank Tüpraş, Solomon Brothers Petrol Ofisi, Department of Employmeny Education and Training (DEET) Kardemir ile ilgilendi. Danışmanlık firmaları bunlarla sınırlı değildir ve sayıları çoktur. Türkiye’de hemen her iş için bir yabancı ‘danışman’ firma vardır. Petkim’in mali ‘danışman’ firmaları Samuel Montaqu ve Deloite Trouche, teknik danışmanı ‘Trichem ve Chem Systems’, ÖİB’nin ‘kuramsal danışmanı’ Mc Kinsey, ‘Özelleştirme Uygulamaları Teknik Yardım ve Sosyal Güvenlik Ağı Projesi Danışmanı’ Coopers & Lybrand’dı.

Örnekler

Türkiye’de bugüne dek değişik büyüklükte 204 KİT, 2141 taşınmaz satılmış, satışların toplam tutarı 59.3 milyar dolar olmuştur. Satış bedelleri ve sözleşme koşulları incelendiğinde göze çarpan ilk özellik satışların çok düşük bedellerle yapılmış olmasıdır. Kimi satışta koşullar o denli kötüdür ki satılan malın adeta üstüne para verilmiştir.

Birçok satışta, KİT’in, satış anındaki parasal varlığı da satış bedelinin içinde kabul edilmiş; alıcı peşinatın önemli bir bölümünü, bu parayla yani KİT’in kendi parasıyla ödemiştir. (Daha geniş bilgi için bakınız “Türkiye’de Özelleştirme Vurgunu”-Kuramsal Aktarım, Ocak 2014)

Kimi uzman satılan KİT’lerin yenilerinin yapılması için yarım yüzyıl gerektireceğini söylüyor. Kimisi Türkiye’nin bu kuruluşları günümüz koşullarıyla bir daha yapamayacağını düşünüyor.
Görüşlerin doğruluk derecesi ne olursa olsun gerçek, Türkiye’nin yitiğinin çok yüksek olduğudur. Kimi satış bedelleri o denli düşüktür ki, birçok kimse rakamlara inanmakta güçlük çekmektedir. Ancak ne yazık ki rakamlar gerçektir ve bunları OİB açıklamaktadır.

Birkaç örnek verilecek olursa;

Üretim yapan KİT’ler: Seka Balıkesir İşletmesi 1,1 milyon, Amasya Şeker 1,25 milyon (Balıkesir Seka ve Amasya Şeker’in satış bedeli İstanbul’da ortalama bir dairenin fiyatı kadardır), PETKİM 273,7 milyon, Seydişehir Alüminyum (tüm taşınmazlar ve barajıyla birlikte) 305 milyon, SEKA Aksu İşletmeleri 3,5 milyon, Eti Bakır 21,8 milyon, TÜPRAŞ 453,9 milyon dolar.

Oteller: Emekli Sandığı İstanbul Hilton Oteli 255,5 milyon, E.S.İzmir Büyük Efes Oteli 121,5 milyon, İstanbul Ataköy Otelcilik 62,7 milyon, E.S.İstanbul Tarabya Oteli 145,3 milyon, E.S. Bursa Çelik Palas 38,9 milyon (emlakçılar bu otellerin arsa değerlerinin çok daha yüksek olduğunu söylüyor);

Deniz Ulaşım Araçları; Türkiye Denizcilik İşletmeleri (TDİ) Karadeniz Yolcu Gemisi 4,2 milyon, TDİ Ankara Feribotu 2,5 milyon, TDİ Samsun Feribotu 2,5 milyon, TDİ Turan Emeksiz Yolcu Gemisi 0,1 milyon (yüzbin dolar), İstanbul Şehir Hatları Hiz. Tüm gemiler 21,8 milyon dolar.

Taşınmazlara birkaç örnek yazı içinde verilmişti. ÖİB, taşınmazların niteliğini açıklamıyor, bu konudaki isteklere yanıt vermiyor. Taşınmaz bedelleri o denli düşük ki tepki çekeceği düşünülmüş olabilir. Her nasılsa Bursa’da 3 dairenin satış bedelleri verilmiş; 32360, 44469, 48439 dolar. 23 

 1  “KİT Sistemlerinin İktisadi Değerlendirilmesi, Nicel İrdeleme, Özelleştirme Sorunları ve Politika Seçenekleri Özet Rapor” KİGEM Yay. 1997, sf.30
 2  “Özelleştirme Karşıtı Görevde Kalamaz” Cumhuriyet, 17.11.1999
 3  “Duruma Göre Peşkeş Çekebilirim” Cumhuriyet 10.02.2000
 4  Hürriyet 12 Ağustos 1998
 5  Başbakanlık Özelleştirme İdaresi Başkanlığı http://www.oib.gov.uygulamalar
 6  Başbakanlık Özelleştirme İdaresi Başkanlığı http://www.oib.gov.uygulamalar
 7  Başbakanlık Özelleştirme İdaresi Başkanlığı http://www.oib.gov.uygulamalar
 8  “Artık Sümerbank Yok Sömürübank Var”, Mustafa Balbay, Cumhuriyet 02.08.2005
 9  Sabah 11.12.1999
 10  “Ecevit 53 Projeyle Gitti” Cumhuriyet 28.01.2000
 11  Milliyet.om.tr 16.Ekim.2005, sabah.com.tr 16.11.2005
 12  “Yabancılara Söz Verdim” Yeniçağ 26.07.2005
 13  TC.Özelleştirme İdaresi Başkanlığı http://www.oib.gov.tr
 14  “25 Milyar Dolarlık Özelleştirme Yaptım Oğlum” “Vatan Haini Misin Diye Soruyor” Zaman 22.12.2007
 15  “Kârlı Şirket Kolay Özelleşir” Cumhuriyet 27.05.2005
 16  TC.Özelleştirme İradesi Başkanlığı, http://www.oib.gov.com
 17  “Yaptıklarımdan Birilerini Rahatsız Ettik” Hacer Gemici Cumhuriyet 03.04.1999 ve Hürriyet 03.04.1999
 18  Cumhuriyet 10.04.1999
 19  “Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu Raporu” ak. Ali Nejat Ölçen, “Türkiye Sorunları” Yıl 6, Sayı 33
 20  Milliyet 20.11.1997
 21  Dünya 13.05.1999
 22  Kaynak Ö.İ.B. Özelleştirme Uygulamaları I http://www.oib.gov.tr
 23  Ö.İ.B. http://www.oib.gov.tr, 1985-2014 uygulamalar


Metin AYDOĞAN, 22 Haziran 2014

17 Ekim 2014 Cuma

AKP Faşizminin Yasalarına Yaslanan, İcazetli Atatürkçüler



Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Merkezi  “Tüm ADD Şube Başkanları, Yönetimleri ve ADD Üyelerine” 15.10.2014 tarihli 2014/1583 sayılı bir genelge göndermiş.
Genelgenin imza kısmında “ADD Genel Merkezi” yazıyor. Genel Başkan Çölaşan “Şube Kapatma”, Kemalist Şube Başkan ve ADD üyelerini “ihraç  işleri ile iştigal ettiğinden, Genelgeye imza atmaya zaman bulamamış anlaşılan. Neyse biz gelelim genelgenin içeriğine.
Genelgede,
 “Atatürk Cumhuriyetine karşı planlı saldırıların artarak ve ağırlaşarak devam” ettiğinden söz edilerek, Şube başkanları, yönetici ve üyelere bunlara karşı mücadele verirken, “yasalar saygılı olmaya özen göstermeleri” direktifi veriliyor ve arkasından da
 “…….örgüt disiplini ve etik kurallar dışına çıkmalarına, kurumsal yapıyı güç durumda bırakacak davranışlar sergilemelerine asla izin verilmeyeceği bilinmelidir”
denilerek, Şube Yönetici ve üyeleri açıkça “tehdit” ediliyor.
Kemalist Cumhuriyet; tarihinin gördüğü en kapsamlı araç ve ihanet yöntemleri kullanılarak dinci faşist bir diktatörlük tarafından ele geçirilmiştir. Bu ele geçirme her alanda ve her anlamda gerçekleşmiştir.
Atatürkçüler, İşte bu dinci faşist diktatörlüğe karşı savaşım vermektedirler. Yalnız dinci faşizme karşı değil, aynı zamanda dinci faşizmi üreten emperyalizm bataklığına karşı da savaşım vermek durumundadırlar. Çünkü emperyalizme karşı durulmadan, emperyalizm yenilmeden “faşizmin” yenilmesinin bağımsızlığın gerçekleşmesinin olanaksız olduğunu biz Mustafa Kemal Atatürk’ten öğrendik.
1920'li yıllarda  “Bugünlerde başımıza musallat edilen Yunan, bütün düşman âleminin parçasından başka bir şey değildir. En büyük düşman, düşmanların düşmanı, ne falan, ne de filan millettir. Bilâkis bu, adeta her tarafı kaplamış ve saltanat halinde bütün dünyaya hâkim olan kapitalizm afeti ve onun çocuğu olan emperyalizmdir” diyordu.
Bu gün “başımıza musallat edilen” dinci faşizm, PKK bölücülüğü “düşman âleminin” yani emperyalizmin parçasından başka bir şey değildir. Öyleyse Kemalistler/Atatürkçüler; “Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı heyeti milliyece mücadeleyi öngören bir mesleği takip eden” yani savaşan insanlardır. 
Savaş, elbette istenmeyen, bedeli insan canı-kanı olan, toplumları yıkıma ve on yıllarca geriye götüren bir olgudur. Savaşın iyisi olmaz. Ama savaşın “haklı ve meşru olanı”  ve “haksız ve gayrimeşru olanı” vardır.
Örneğin, Suriye’yi işgal etmeye yönelik emperyalist güçlerin başlattığı savaş “haksız ve gayrimeşru”dur. Ülkesini savunan Esad’ın savaşımı “haklı ve meşru” dur.
Tüm dünyada Emperyalizme ve faşizme karşı verilen savaşlar haklı ve meşru savaşlardır...
Emperyalizme ve faşizme karşı savaş vermek, yalnızca haklı ve meşru değil aynı zamanda dünyanın en ahlaklı, en soylu işidir
Dünyadaki ve ülkemizdeki bağımsızlık savaşlarından çıkardığımız deneyimlerden bilinir ki; Emperyalizmin dümen suyuna girmiş, iktidarı ele geçirmiş egemenlerin belirlediği yasal sınırlar içerisinde kalınarak emperyalizme karşı, faşizme karşı mücadele verilemez. Bırakalım devrim iddiasında olan bir örgütü, kendi meşruluğunu esas almayan, kimliğini savunmayan hiçbir muhalif güç faşizmin yasalarına yaslanarak ve onun icazetine sığınarak ayakta kalamaz.
Emperyalizmle, emperyalist bataklığın yarattığı Faşizmle çatışma göze alınmazsa, örgütlenmede, çalışma yöntemlerinde iktidarı ele geçirmiş egemenlerin çizdiği “yasalara saygılı olmaya özen gösterilerek” emperyalizm nasıl kovulacak, faşizmin nasıl yıkılacak, bağımsızlık nasıl sağlanacak?
Kemalist Devrimi,  devrimciliği ve mücadelenin meşruluğunu savunmak bir tarafa, dinci faşist bir diktatörlükle çatışmamak için, kendi varlıklarına yönelen saldırılara karşı bile dik duramayan, gasp edilen yasal haklarını bile devrimci bir duruşla sahiplenemeyenler Atatürkçü değil, Mandacı- Masonlardır, icazetli Atatürkçülerdir.
Anlaşılan odur, icazetli Atatürkçüler, Mandacı ve Masonlar ADD’yi, iktidarı ele geçirmiş egemenlerin istediği çizgiye getirmek için her olanağı kullanmaya kararlı.
Emperyalizmin dümen suyuna girmiş, iktidarı ele geçirmiş egemenlerin belirlediği meşruluk anlayışı faşist yasaları temel alırken, çoğu zamanda bu yasaları bile tanımazken, Kemalist devrimciler için meşruluk; doğru ve haklı olanın, Kemalist devrimin ve halkın çıkarına olanın savunulmasıdır. Bunun için savaşım verilmesidir.
Ülkemize egemen olan dinci faşist diktatörlüğe karşı her türlü araç ve yöntem kullanılarak verilen savaşım haklıdır, meşrudur. Kemalist Devrimcilik meşrudur. Meşru olmayan, Kemalist devrimcilerin bu soylu savaşımını genelgelerle engellemeye yönelmektir.
AKP faşizminin Kemalist, yurtsever, devrimci, demokrat, ilerici bütün kesimlere, halka baskı ve zulmünü arttırdığı bugünlerde, büyük bir kararlılık, gurur ve onurla, her zamankinden daha çok, lafı döndürüp dolaştırmadan, açık ve net olarak Kemalist devrimin savunulması, faşizmin yüzüne haykırılması gerekir.
Her türlü bedeli ödeyerek her koşul altında Kemalist devrimin meşruluğunu haykırma bilinci ve cesareti olan tüm dostların,  ideolojik çarpıklığın, icazetli Atatürkçülüğün, dinci faşist diktatörlüğe karşı verilen savaşımı YASAKLAMA girişimlerine karşı duracağına olan inancımla… 17.10.2014
Mahmut ÖZYÜREK

13 Ekim 2014 Pazartesi

"Kobane'yi Kurtaracak Tezkere” Değil “CHP’yi Kurtaracak Tezkere” Çıkarılmalı



AKP, Ortadoğu coğrafyasında düştüğü bataklıktan çıkmak için malzeme ararken, Y-F-CHP’nin Genel Başkanı “Dersimli Kemal” hemen imdada koştu.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaptığı gibi CHP içindeki Soros muhipleri dışında kimseye danışmadan, medyanın karşısına çıktı “Gelin, askerimizin kara harekâtını Kobani'nin kurtarılması ve IŞİD’den temizlenmesi amacıyla sınırlandıralım. Tezkereyi hemen çıkaralım” açıklamasını yaptı.
Hemen belirtelim, IŞİD tarafından sahneye sürülen ve yurttaşlarımıza dizi film gibi izlettirilen vahşetin sorumlusu sadece IŞİD değildir. IŞİD sadece kendisine verilen esas oğlan rolünü oynamakta. Bu dramın senaryosu ve yapımcısı AB-D Emperyalistleridir. Dolayısıyla gerçek sorumlu AB-D Emperyalistleridir.  “Dersimli Kemal” gerçek sorumluları değil, “esas oğlan” rolünü oynayan IŞİD’i hedef almaktadır.
“Dersimli Kemal” in daha önceleri Kürt Açılımına verdiği destek, PKK’ya genel af çıkarma söylemleri, (AB)(D)ullah Öcalan’a ev hapsini dillendirmesi, PKK’lıların mezarlarını ziyaret, Türklük kavramının Anayasa’dan çıkarılmasına verdiği yadsınamaz destek, Vicdani Ret’te, 19302'lu yılların PKK’sı “Dersim” konusunda AKP ve BDP ile aynı çizgiye gelmek, AKP’nin yaptıklarına ve yapmaya çalıştıklarına omuz vermeler Dersimli Kemal’in siyasetteki özetidir.
Sanki AKP ve “Dersimli Kemal” arasında gizli protokol varmış gibi bir tablo ortaya çıkıyor. Dersimli Kemal, Atatürk’ün fikirlerine ve düşüncelerine aykırı ne varsa siyasetinde onu yapmaktan çekinmemektedir.
AKP’nin iktidara getirilmesindeki önemli isimlerden biri olan Morton Abramowitz, “Kürt meselesinin, RTE’nin en zayıf yerini oluşturduğunu ve geleceğinin sisli olduğunu” yazıp söylemişti.
 İşte Dersimli Kemal RTE’nin en zayıf karnı olan Kürt sorununda bu güne değin takındığı tutum Recep Tayyip Erdoğan ve küresel güçler için mutluluktan başka bir şey değildir.
Son olarak “Gelin, askerimizin kara harekâtını Kobani'nin kurtarılması ve IŞİD'den temizlenmesi amacıyla sınırlandıralım. Tezkereyi hemen çıkaralım” açıklaması kimin istemiydi.

Birincisi, ABD Emperyalistleri bu bahaneyle yani IŞİD’i durdurma bahanesiyle Türk Ordusu’nu da Arap coğrafyasına, Ortadoğu cehennemine sokmak istemektedirler.
İkincisi ABD hizmetkârlığında sınır tanımayan RTE ve onun yönetip yönlendirdiği AKP-sözde sivil toplum örgütleri, PKK- HDP bunlardan hiç de geri kalmayan CHP’nin başındaki Sorosçu ekip Türkiye’yi böyle bir felaketin, cehennemin içine atma konusunda en az AB-D kadar isteklidirler.
Demek ki; bu istem yani "Kobane'yi kurtaracak tezkere” son tahlilde ve özünde AB-D koalisyonunun rüyasıdır.
İşte bu istem ve rüyayı “Dersimli Kemal” dillendirmiştir. Böylece AB-D Emperyalistlerine hizmette kusur etmediğini, AKP’nin yerine AB-D hizmetkârlığında, Türkiye’yi emperyalistlerin yatağına atma konusunda AKP’den daha maharetli olduğunu göstermek istemiştir.
Açıkça görüldüğü üzere “küresel bir çete” ile karşı karşıyayız. Bu çetenin elemanları, kendi aralarında kavga ediyor(muş) gibi olsalar da söz konusu emperyalizmin çıkarları olunca aynı kucakta birleşmekte hiçbir sakınca görmüyorlar.
Bizi bu süreçte en çok kaygılandıran CHP’nin duruşudur. Çünkü
 Cumhuriyet Halk Partisi;
 Cumhuriyeti kuran iradenin adıdır.
Cumhuriyet Halk Partisi;
 Emperyalizmle mücadelenin karargâhıdır.
10 Kasım 1938’e kadar doğru tanımlamalardı bunlar.
Bu gün görülüyor’ ki Emperyalist haydutlar ve işbirlikçileri Cumhuriyeti;  Kâbe’si Washington olan AKP ve uydularına değil,  kurucu partiye yani CHP’ye yıktıracaklar. Bu yıkım ekibinin amiral gemisinde ABD oturmaktadır.
Türkiye’nin en büyük Demokratik kitle örgütü olan Atatürkçü Düşünce Derneği yönetiminde olduğu gibi, CHP’nin üst yönetimi de Sorosçu- Mandacı bir ekip tarafından işgal edilmiştir.
CHP2yi bu işgalden kurtarmak ve geri almak, emperyalizme enstrüman olmaktan uzaklaştırmak, kendi kimliğine yani “ALTIOK PROGRAMINA” geri döndürmek yaşamsal değerde bir görevdir.
Şimdi “biz ne yapabiliriz” seslerini duyar gibiyim.
Ama unutulmamalı Kemalist Devrimciler, bu koşullar altında bile gücü oranında müdahale etmenin yol ve araçlarını bulabilen, geliştirebilen ve uygulayan kişilerdir.
13.10.2014 Isparta
Mahmut ÖZYÜREK


Eylemci ve Savaşçı, Gerçek Kemalist Olmak! / Figen Özen



Atatürkçü olmak, bir savaş vermek, Türkiye'nin tarihsel çatışmasını yenmek demektir. O'nun eyleminin adı nedir? Ulusal kurtuluş hareketidir. Ulusal kurtuluş hareketinin özündeki tarihsel felsefeyi kavramadıkça, bu kurtuluş hareketinin bilincine ermedikçe, EYLEMCİ ve SAVAŞÇI, yani gerçek bir Atatürkçü olamayız. Atatürkçü olmak demek, ulusal kurtuluş savaşçısı olmak demektir. Sönmüş ateşi alevlendirmek, Türkiye'yi yeniden bir kurtuluş savaşıyla ısıtmak, diriltmek, harekete geçirmek demektir." Ceyhun Atıf Kansu
9 Kasım’ı,10/Kasım’a bağlayan gece… Saat 24.22… Kendimi   ve “Ben Atatürkçü’yüm” diyen herkesi sorguluyorum. Belki bana kızacak, haddimi aştığımı da söyleyeceksiniz.  Ama olsun, ben sorgulamaya devam edeceğim. Bu bir öz eleştiri olacak belkide.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün manevi huzurunda, insanın kendini sorgulamasının ne denli zor olduğunu takdir edersiniz. Eğer bu sorgulamada doğru ve dürüst analizler yaptığınız takdirde başınızın utançla önünüze eğildiğini ve yüzünüzün kızardığını görmek elbet de sizi şaşırtmayacaktır.
Eğer gerçek bir Atatürkçü iseniz eylemci ve savaşçı olmak benim görevimdir diyorsanız, Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyet’e karşı yapılan tüm saldırıların karşısında ezilecek  ve  o büyük emaneti koruyamadığınız için de Gazi Paşa’ya hesap veremeyeceksiniz.
“Saygıdeğer baylar, sizi, günlerce işlerinizden alıkoyan uzun ve ayrıntılı sözlerim, en sonu tarihe mal olmuş bir dönemin öyküsüdür. Bunda, ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek kimi noktaları belirtebilmiş isem kendimi mutlu sayacağım.

Baylar, bu söylevimle, ULUSAL VARLIĞI SONA ERMİŞ SAYILAN BÜYÜK BİR ULUSUN, BAĞIMSIZLIĞINI NASIL KAZANDIĞINI; BİLİM VE TEKNİĞİN EN SON İLKELERİNE DAYANAN ULUSAL VE ÇAĞDAŞ BİR DEVLETİ NASIL KURDUĞUNU anlatmaya çalıştım.

Bugün ulaştığımız sonuç, yüz yıllardan beri çekilen ulusal yıkımların yarattığı uyanıklığın ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır.

Bu sonucu, Türk gençliğine güvenle bırakıyorum."

Mustafa Kemal, okunması altı gün süren "Büyük Söylev"i, "Gençliğe Hitabe" ile bitirmiştir.
Büyük Nutuk’ta anlatılan kanla, canla kazanılan Bağımsızlık Savaşı inkâr edilmiş ve Mustafa Kemal Paşa’nın Türk milleti ile birlikte kurduğu Cumhuriyet açıkça kimliklerinde T.C vatandaşı kişiler tarafından işgal edilmiştir.
Ve bu işgalin neticesinde;
*Öcalan’la ve PKK’nın siyasi uzantılarıyla mütareke masasına oturulmuş,
*Birleşik Belediyeler Yasası ile üstü örtülü federatif sistemle, Türkiye’nin üniter yapısına kast edilmiştir.
*”Varlığım Türk varlığına armağan olsun!” Andımız yasaklanmıştır.
*Türk milletinin egemenliği 29/Ekim/2004’te AB’ye, daha sonra da terörist başı, bebek katili Öcalan’a devredilmiştir.
*Sinsice bir planla TC kaldırılmış, Anayasa’da “TÜRK” isminin geçmemesi için çalışmalar yapılarak Gazi Meclis’in yara almasına neden olunmuştur.
*Vatandaşlık Kanunu,”TÜRK SOYLU” yerine ”TÜRKİYE SOYLU” kavramı konularak Türk milletinin etnik kökene indirilmesi gündemdedir.
*Türkiye Cumhuriyeti’nin “ilişkilerin geliştirilmesine katkıları” gerekçesiyle yabancılara verdiği Devlet Nişanı, Cumhuriyet Nişanı ve Liyakat Nişanı’nın şekilleri değiştirilerek, nişanlardan “Atatürk silueti” ve “T.C.” yazısı çıkarılmıştır.
 Eski AB Türkiye Raportörü Hollandalı Parlamenter Arie Oostlandera'ya verilmiş bir "SÖZ" gereği Gazi Mustafa Kemal Paşa ve Türk ordusunu bitirmek, işbirlikçiler tarafından görev kabul edilmiştir.
"Önce orduyu bitireceğiz, sonra Atatürk'ü... Bu konuda da siz bize yardım edeceksiniz.”
*Bir yılbaşı gecesi Adana’da bir camiye ayakkabılarıyla giren sarhoş,  Amerikan askerlerine göz yuman mürteciler tarafından,  Gazi Meclis’i dualarla açan, Büyük Taarruz öncesi YÜCE  RABB’inden yardım isteyen Gazi Paşa dinsiz ilan edilmiştir.
 “Ya Rabbi, Sen Türk ordusunu muzaffer et. Türklüğün, Müslümanlığın düşman ayakları altında çiğnenmesine müsaade etme.”
“ Kürtçe’nin,  bazı kamusal alanlarda kullanılmasına izin verilerek, dil bütünlüğü yok edilmiş, ulus dilimiz Türkçe yoksullaştırılmıştır.
Elbette bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ama sorun,  örneklerin çokluğunda değil, bizlerin neler yaptığındadır.
Katıldığımız mitingler, dinlediğimiz konferanslar, 40-50 kişiyle yaptığımız basın açıklamaları ve haykırdığımız sloganlar…
Mani olabildik mi? Karşı devrimcilerin yürüyüşünü,  durdurabildik mi?
Hayır, onlar gün geçtikçe azıttılar, emperyalizmin paralı devşirmeleri mıntıka temizliği yapmış, Atatürk Devrimleri’nin üzerini,  küresel çetelerin kirli parmak izleri lekelemiştir.
Demek ki biz yeterince savaşmamış, mücadele etmemişiz. Kısacası biz bir araya gelememiş, Atatürk resimleri paylaşmakla yetinmişiz. Atatürk’ü çok sevmiş ama anlayamamışız O’nu..
Eğer anlasaydık…
Gazi Paşa’nın her şeyden önce tam bağımsızlık anlayışına sahip çıkardık. Tarihte hiçbir milletin şimdiye dek oluşturamadığı Bağımsızlık Savaşı’ndaki birlikteliği, milli birliği yeniden kurmak zorunda hissederdik kendimizi. Her kim olursa olsun, bu milli birlik beraberliği bozmaya kalkışanları vatana ihanet olarak kabul ederdik.
Türk milleti hiçbir milletin, kuruluşun ve/veya kişinin uşağı değildir. Türk milleti olarak kayıtsız, şartsız tam bağımsız olarak yaşamaya kararlı olduğumuzu tüm dünyaya ilan ederdik.
Atatürk’ün bazı kişiler tarafından “tabu”laştırılmasına da asla izin vermezdik. Çünkü O ne bir fotoğraf ne de bir heykeldir.  Ölümünün üzerinden tam 75 sene geçmesine rağmen, eserleriyle, devrimleriyle ezilen uluslara önderlik yapabilen bir liderdir.
Gazi Mustafa Kemal Paşa; emperyalizmin, işbirlikçilerinin korkusudur. Küresel çetelerin artıkları mürteciler, Anıt Kabir’den dahi korkmaktadırlar.
 En çok da tüm milli cenahların bir araya gelmesinden, irade-i milliyenin şaha kalkmasından korkmaktadırlar.
 İşte bu nedenle durmadan gündem değiştirip, siyasileri bile tuzağa düşürüp gerçek tehlikenin üzerini kapatmaktadırlar.
Gericiliğe karşı alternatif olarak kabul edilen tatlı su solcuları,  Batı taklidi alaca karanlık aydınları, cemaatler, münafıklar ve emperyalizmin yamakları, şeriatçılar Atatürk’ün ve O’nun devrimlerinin düşmanlarıdır. Milliyetsiz milliyetçiler ve rozet Atatürkçüleri bu güruhun arkasında saf tutmaktadır.
Biz doğrudan, doğruya Gazi Paşa’dan emir almışçasına-ki böyle bir emir Gençliğe Hitabe’de verilmiştir- inatla, azim ve kararlılıkla, bilinçle Kemalizm’i millete öğretmeyi, O’nu halkla buluşturmayı ödev kabul etmeliyiz.
Unutmayın, bazen büyük hayallerle kurulan bir demokratik kitle örgütünün başaramadığını, sabırlı, inançlı ve doğru bilgilerle donatılmış tek bir kişi başarabilir.
Gerçek Atatürkçüler için, salonlardan çıkıp Türk milleti ile kaynaşmak, sabırla Atatürk’ün tam bağımsızlık anlayışını anlatmak ve milleti yüreğinizden hissederek sevmek bir vatan borcudur.
Milleti sevmeden, onlarla kucaklaşmadan ve en önemlisi Atatürk’ü anlatırken, onları anlamadan başarı mümkün değildir.
Şimdi tam sırası…  Kurtuluş    ateşini yakmanın tam zamanı. Onların korkularının üzerine gitmenin tam zamanı…
Halkla beraber,  tüm işbirlikçilere  rağmen   mücadelenin tam zamanı.
Bağımsızlık  ateşinin   kıvılcımları tüm ülkede yeni ateşler tutuşturmaya hazırken, emperyalistleri ve işbirlikçilerini ve hatta mürtecileri yenmenin tam zamanı.
“Geldikleri gibi gidecekler” Bundan eminim. Çünkü;
“İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik geçici Mustafa Kemal… İkinci Mustafa Kemal, onu "ben" kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni yaşam ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim girişimlerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!”
Biz Atatürk’üz, Atatürk ise Türk milletidir. O halde “Ya İstiklal- Ya Ölüm” Gazi Paşam…
Bu gün  sadece başlangıç. Mücadele başlıyor. Türk milleti “HALASKÂR GAZİ”ye sahip çıkacak ve kentlisiyle, köylüsüyle, emeklisiyle, emekçisiyle bir devrim başlatacaktır.
Artık “BEN” değil, “BİZİZ”!
ALLAH’ın rahmeti üzerine olsun Gazi Paşam. Nur içinde yat HALÂSKAR GAZİ!