7 Aralık 2015 Pazartesi

KADININ "KURTULUŞUNUN" ÇARŞAF VE PEÇE KÖLELİĞİNE SON VERMEKLE SAĞLANABİLECEĞİ



Kahire'de, evvelce El-Hadid İstasyonu meydanında dikili iken sonradan üniversite avlusuna nakledilen bir heykel vardır ki, bir eliyle yüzündeki kara peçeyi kaldırıp atan ve diğer eliyle Sfenks'in başına dayanan modern Mısır kadınını canlandırır. Mısırlı heykeltıraş Mahmud Muhtar'ın güzel anlamlı bir yapıtıdır bu. Heykelin tabanına çakılı bir plakada, "Mısır'ın Kurtuluşu" satırları yazılıdır. Bu heykel ve bu yazı, Mısır'ın kalkınmasının ve gelişen dünyaya ayak uydurmasının ancak kadını özgürlüğe kavuşturmakla, serbest kılmakla, peçe ve çarşaf köleliğinden kurtarmakla mümkün olabileceğini anlatmaktadır. Bilindiği gibi Sfenks, Mısır'ın İslâm öncesi dönemlerdeki muhteşem uygarlığını temsil eder. O dönemlerde Mısırlı kadın, imrenilecek bir özgürlüğe ve devlet yönetebilecek üstünlüğe sahip bulunduğundan, söz konusu heykel, şeriat belâsından kurtulmanın ve kadına değer vermenin mutlak bir koşul olduğu anlamına gelmektedir.

Çünkü şeriatın zorladığı giysilerden ve daha doğrusu çarşaf felâketinden kurtulmak demek, kadın için bir bakıma "kişiliğe ve özgürlüğe" kavuşmak demektir. Kendisini tanınmaz hale getiren kılıktan ve bu kılığı Tanrı emridir diye zorlayan şeriat baskısından uzaklaşmakla hiç kuşkusuz bağımsızlığına ve insanlığına kavuşması demektir.

Kadını kapamakla ve çarşafa sarmakla ne sosyal ve ne de ahlaksal gelişme olamayacağını Mısırlı aydın az çok anlamışa benzer. Nitekim 1950'lerde bir Mısırlı yazar, Halid Muhammed Halid, oldukça cesur sayılacak şu satırları yazmıştır:

"Gerici yığınlara biz şunu anlatmak isteriz ki, kadın ancak haklarını kullanma olanağına sahip bulunduğu takdirde değer kazanır ve kendi kendisine saygınlık besler. (Özgürlüğe ve bağımsızlığa) kavuştuğu takdirde yok olacağından endişe ettiğiniz iffet duygusu, kadınlarınızı boyunduruk altında tuttuğunuz ve haklardan yoksun kıldığınız ve efendilerinin (yani kocalarının) oyuncağı olduğu fikrine saplandığınız takdirde zarar görür. İffet ve namus duygusunu kadını çarşafa tıkmakla ve evin dört duvarları arasına hapsetmekle değil, fakat onun ruhunda nefs duygusunu yaratmakla ve şahsiyetinin haysiyetine saygılı olmakla sağlayabilirsiniz."(1)

Fakat belirtelim ki, kadını umacı kılıklarından çıkarıp sosyal yaşamlara sokmanın bir uygarlık sorunu olduğu bilincine Mısır ve diğer bazı Müslüman ülkeleri, Türkiye örneğiyle erişmişlerdir.(2) Atatürk devrimleri, bu alanda da İslâm dünyasına rehberlik etmiştir. İlginç olan şudur ki, bu devrimler Türk kadınını, eski Türk geleneklerine yöneltmek amacına dayanır. Bu gelenekler arasında kadını kapamak ve erkekten kaçırmak ve çarşafa sarmak gibi ilkellikler yer almamıştır. Muhammed'in yerleştirdiği hükümlere ve örneğin "kocası evde yokken kadının hiç kimseye (velev ki akrabası olsun) kapı açmaması gerekir" şeklindeki emirlere karşılık Dede Korkut'un dile getirdiği şu asil Türk geleneği bunun en güzel kanıtlarından biridir:

"Eve bir konuk gelse ve er adam evde olmasa, ol (karısı) onu yedirir, içirir, ağırlar, azizler (ve) gönderir."(3)

İbn Batuta'nın "Seyahatname" adlı yapıtında tanımladığı Türk kadınının uygar yaşamı bir başka örnektir...

Kadını özgürlüğe ve eşitliğe sahip bir varlık şeklinde değerlendiren eski Türk geleneği, Türklerin İslam’ı kabul etmeleriyle giderek zayıflamış olmakla beraber tamamen yok olmuş değildir.

Türk kadını çarşafa sokulmuş olma durumlarına karşı için için tiksinti beslerken, özgürlüğüne, giyim ve kuşam uygarlığına daima özlem duymuştur. Eski Türk geleneklerine en fazla bağlı kalabilen kuruluşlarda ve örneğin orduda (ve kentlerden uzak köylerde) bunun böyle olduğu görülmüştür. Atatürk devrimlerinden çok önce, daha Osmanlı döneminde Kahire, Beyrut, Bağdat ve Şam, hatta daha küçük yerlerde görevli bulunan Türk subay eşlerinin uygar yaşamları Arap toplumlarını daima etkilemiş, kadın sorunları konusunda uyandırmaya başlamıştır.

Arap yazarlardan öğrenmekteyiz ki, bu subayların "beyaz tenli, mavi gözlü eşlerinin", sigara tüttürerek, kahve içerek ve modern giysilerle son derece zarif ve "efsunkâr" tavırlarla oluşturdukları "sosyetik" yaşamları Arabın gözünde rüya âlemleri yaratırdı.(4) Yine bir başka Arap yazarının bildirdiğine göre hemen her Arap erkeğinin gönlünde bir Türk kadını yatardı.(5)

Arap ülkelerinde kadın hakları için girişilen çabaların temelinde bu etkilerin yattığı inkâr edilemez. Nitekim bir Arap şöyle der:

"(Türk kadınının bu) etkisi aslında çarşaf ve peçeden kurtulmaya doğru en büyük bir adım olmuştur. Müslüman kadının kurtuluş savaşımı ile ilgili olayların tarihçesi anlatılırken, İstanbul'dan, Edirne'den, İzmir'den... (bu Arap ülkelerine) gelen Türk subaylarının (erkekten kaçınmak nedir bilmeyen ve herkesin önünde sigara tüttüren ve bacak bacak üstüne atıp kahve köpürten uygar davranışı) eşlerine ya da kız kardeşlerine ya da diğer kadın akrabalarına, Arap dünyasındaki kadın hakları davasının öncüleri olarak şerefli bir mevki tanımak gerekir."(6)

Subay eşleri kadar aynı uygar yaşamlara sahip Türk kadın öğretmenlerin de etkisini unutmamak gerekir. Gerek Cemal Paşa'nın ve gerek Beyrut Valisi Azmi Bey'in Beyrut'a getirttikleri kadın öğretmenler, Arap yaşantılarına uygarlık havası sağlayan örneklerdendir.

Halide Edip'lerin ya da Nigâr Hanım'ların ve benzerlerinin Arap ülkelerine yaptıkları ziyaretler, Arap yöneticileri ve Arap aydınları üzerinde unutulmaz izler bırakmıştır. Bir Arap tarihçisi, Muhammed Cemil Beyhum, Türk kadınının yarattığı bu etkiye değinirken aynı zamanda gerici Arap çevrelerin davranışlarını da sergiler. Gerçek odur ki, Türk düşmanlığı ile şişirilmiş bu çevreler, Türk kadınının bu tür yaşamlarını İslâm'a karşı "küfür" olarak tanımlamışlardır. Örneğin Ürdün Kralı Hüseyin, 9 Eylül 1919'da yayımladığı bir bildiride, Arabın Türk yönetimine karşı ayaklanmasının nedenlerinden birinin bu olduğunu ve çünkü Suriye Valisi Cemal Paşa'nın kadınlar için kongreler tertip ettirdiğini, bu kongrelerde kadınların erkeklerle birlikte aynı salonda oturup konuştuklarını, bazı kadınların bu toplantılar sırasında erkekler önünde şiirler okuyup demeçler verdiğini ve toplantının şeref mevkiine getirildiklerini, oysaki bütün bunların İslâm dinine ve Arap geleneklerine ters bulunduğunu ve bu nedenle Türklere karşı ayaklanmanın dinsel bir görev olduğunu belirtmiştir.(7)

Öte yandan çarşaf ve peçe gibi İslâmî giysilere karşı nefret, Osmanlı toplumunun en muhafazakâr sanılan varlıklı ve mevki sahibi ailelerin kadınlarına da yayılmıştı. Meşrutiyet döneminde çarşaf ve peçe aleyhinde konuşan pek olmazdı. Gizliden gizliye yükselen bazı seslere rastlanmakla beraber, koyu taassubun oluşturduğu korku içerisinde bu nefret duyguları etki yaratmazdı. 1913'lerde Mükerrem Belkis adındaki bir kadın yazarın "peçe" musibetini lanetleyen şu sözleri, etkisiz kalan örneklerden biridir:

"Peçe bizi daha çok bozmadan, biz onu bozalım. Yırtalım, çiğneyelim. Menfaatlerimizi kıran, duygularımıza aykırı, bizde masumiyet bırakmayan ve hiçbir yararı olmayan o peçeyi, yüzümüze örttüğümüz siyah örtüyü kaldıralım, yırtalım. Artık bu gerçeği anlamak zamanı gelmiştir. Cansız, kansız olmayalım... Onu yırtacak kadar da ellerimizde güç yok mu? Yoksa yazık! Yazık!..(8)

Bu ortamdan uzaklaşıp yabancı diyarlara göç edebilenler ve duygularını açıklama serbestisine kavuşanlar haklı olarak hınçlarını çıkarma fırsatını ararlardı. Selma Ekrem adındaki bir genç kızımızın 1930 yıllarında Amerika'da yayımladığı bir kitap ilginç örneklerden biridir. Çocukluk döneminin anılarıyla dolu bu kitabında kendisinden birkaç yaş büyük ablasına ilk kez çarşaf giydirilmesi olayını anlatırken duyduğu üzüntü nakledilmeye değer:

"...Ablama giydirilen (kara) çarşaf, başını ve kollarını (ve her tarafını) kavrayan bir pelerin ve ayak bileklerine kadar inen bir eteklik şeklinde kalın siyah ipek kumaştan yapılmış bir şeydi. Yüzüne de kalın bir peçe geçirilmişti... (Onu bu halde görünce) salonda bulunan kalabalık gözlerimin önünden silindi ve karşımda bambaşka bir kılığa bürünmüş bir abla belirdi. Bana şimdi tamamıyla yabancı bu bohçanın kapkara örtüleri, beni (adeta) gölge gibi sardı; tıpkı tüm hayatımı pençesi arasına alıp dev gibi büyüyen bir gölgeydi bu... Hiddet ve dehşet içerisinde taş kesildiğimi hissettim. Ablamı kara bir çarşaf içerisinde zindana tıkılmış gibi görmek istemezdim... (Diyebilirim ki) çarşaf (korkusu) benim yaşantıma işte böylece, pek zalim bir şekilde girmiş oldu ve o andan itibaren (bu olumsuz etkisiyle) çocukluğum boyunca belli edecek şekilde zihnimin içine çöreklendi. Bu (tiksinti verici) düşünceyi kafamdan çıkarmam mümkün değildi; (çarşafa sokulma düşüncesi) öldürücü bir düşünce olarak o ana kadar tanık olduğum her türlü korkudan çok daha korkunç bir nitelik taşımaktaydı. Milyonlarca kadın bunu, benden önce giymişti. Gözlerimin önüne, kalın kara çarşafa bürünmüş, yüzleri kapalı, hep bu kadınlar gelir oldu. Kara bohçalar şeklindeki bu milyonların (bilinçsiz) teslimiyeti beni nefessiz bırakmaya yeterliydi. Üstüme büyük bir fırtınanın çöktüğünü duyar oldum; fakat başımı azimle dolu olarak kaldırıp bu fırtınaya karşı savaşmaya ve beni saran bu gölgeyi yırtmaya hazırdım. (Kara bohçalara sarılı) milyonlarca insan bana gülebilir; benimle alay edebilir, beni küçük görebilir (beni dinsiz bilebilirdi); fakat ben (her ne olursa olsun) bir bohça haline girmeyecektim. Ben yaşamım boyunca temiz havayı ve rüzgârı yüzümde hissetmek istiyordum. Ruh çökerten bu kara ağıl beni pençesine alamayacaktı. Ne demekti 'dinsel' emirler ya da benim büyüklerimin 'emir' denen sözleri? Gençliğimin verdiği pervasızlıkla bütün bunlara karşı direnecektim."(9)

Ve işte Türk kadınına bu güzel özlemi gerçekleştirme fırsatını Atatürk Devrimleri verecektir. Atatürk bizzat kendisi, çeşitli yollardan Türk kadınını çarşaf ve peçe rezaletine karşı direnmeye çağırmış, örneğin 28 Ağustos 1925 tarihinde İnebolu'da yaptığı bir konuşmasında şöyle konuşmuştur:

"Yolculuğum sırasında köylerde değil, özellikle kasaba ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok kalın ve özenle kapatmakta olduklarını gördüm. Özellikle bu sıcak mevsimde bu tarzın, kendileri için kesinlikle işkence ve sıkıntı yarattığını tahmin ediyorum. Erkek arkadaşlar, kadınlarımız da bizim gibi kavrayışlı ve düşünceli insanlardır. Onlar yüzlerini dünyaya göstersinler. Ve gözleriyle dünyayı dikkatli görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur..."

İki gün sonra, 30 Ağustos'ta yaptığı diğer bir konuşma ile aynı konuya dönmüş ve şöyle demiştir:

"Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başına bir bez veya bir peştamal veya buna benzer bir şeyler atarak yüzünü gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın anlamı ve medlülü nedir? Efendiler, uygar bir millet anası, millet kızı bu garip şekle, bu vahşî vaziyete girer mi? Bu hal milleti çok gülünç gösteren bir manzaradır. Derhal düzeltilmesi gerekir."(10)

Söylemeye gerek yoktur ki İslâmî bir giysi olan çarşafa yönelik böyle bir konuşmayı desteklemek, çoğu kişiler bakımından korku yaratan bir şeydir. Ve işte onları peşinden sürükleyebilmek için Atatürk şunu bildirir:

"Arkadaşlar, korkmayınız, bu gidiş zorunludur. Bu zorunluluk bizi yüksek ve önemli bir sonuca ulaştırıyor. İsterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca varmak için gerekirse bazı kurbanlar da verelim... Önemle uyarıyorum ki, bu durumun korunmasında inat ve bağnazlık, hepimizi her an kurbanlık koyun olma istidadından kurtaramaz."(11)

Atatürk'ün bu konuşmasından üç ay sonra, 30 Kasım 1925 tarihinde TBMM, "Kılık Kıyafet Kanunu"nu geçirir. Az geçmeden valilikler ve belediyeler, genelgeler yayınlayarak kadınların çarşaflı olarak sokağa çıkmalarının yasaklandığını ve çarşaflı çıkanların polis marifetiyle karakola götürüleceklerini ilan ederler.

Bu devrimleri bazı Müslüman ülkeler, örneğin Afganistan izlemek isteyecek fakat şeriatçının melaneti ve tepkisiyle çabuk vazgeçecektir.(12) Bu devrimleri tek başına sürdüren Türk toplumu ise, Atatürk'ün ölümünden az sonra kafasını kaldırmaya çalışan yedi başlı şeriat yılanının zehriyle sendelemeye başlayacak ve o eski felâket vadisine doğrulacak ve ilk iş olarak kadını çarşafa sokma yollarını arayacaktır.

İlhan Arsel
Şeriat ve Kadın, Kaynak Yayınları, 20. Baskı Şubat 2014, s.347 vd.

Dipnotlar

1 - Halid M. Halid, age, 1950, s.159. Halid M. Halid'in Arapçadan İngilizceye çevirisi için bkz. From Here We Start, 1953, s.159.
2 - Katibah, age, 1940, s.208-209.
3 - Türk Dili dergisi, sayı 268, 1974, s.326.
4 - Arsel, Arap Milliyetçiliği ve Türkler, 1977, s.190 vd.
5 - Katibah, age, s.209.
6 - İbid, s.210.
7 - Arsel, age, 1977, s.191, not: 187.
8 - Aydınlık dergisi, 22 Mart 1998 tarihli sayısından alıntı.
9 - Selma Ekrem, Unveiled; The Autobiography of a Turkish Girl, New York, 1930, s.178-180.
10 - Bu alıntı için bkz. Aydınlık dergisi, 22 Mart 1998, s.8-9.
11 - Bu alıntı için bkz. Aydınlık dergisi, 22 Mart 1998, s.8-9.
12 - Afganistan kralı 1927 yılında, Atatürk'ü takliden peçe ve çarşafı yasaklamıştır. Kraliyet ailesine mensup bazı prensesler, halka örnek olmak için sokağa çarşafsız ve peçesiz çıkmaya başlamışlar, fakat din adamları bu davranışı "gâvurluk" ilan ederek halkı isyana çağırmışlardır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder