16 Şubat 2013 Cumartesi

O Fotoğrafa Bir de Böyle Bakın!..Ahmet Takan

Tarih:12/02/2013 Okunma Sayısı:3313 Türü:İç Politika

Erdoğan-Gül ikilisinin Saygun’a olan vefa borcu nereden kaynaklanıyor? AKP’nin 2007 seçimlerinde yüzde 47 oranında oy almasını sağlayan ve Abdullah Gül’e Cumhurbaşkanlığı yolunu açan e-muhtıra’nın hazırlandığı süreçte, Saygun Genelkurmay Karargahı’nda 2’nci Başkan olarak görev yapıyordu. Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın, e-muhtıra’yı ben yazdım’demesi gerçeklerle bağdaşmıyor.
 

Muhteşem’, yoğun bakımda Balyoz’dan 18 yıl hapse mahkum olan emekli Org. Ergin Saygun’u ziyaret etti.
Elini tuttu Paşanın “Muhteşem”. Çok duygu yüklü fotoğraf kareleri anında basına servis edildi. Bu ziyarete müsaade edilmesinden dolayı Saygun ailesi çokça da tepki aldı. Aileden tepkilere, “insani boyut” yanıtı geldi. Ailenin çok hassas ve duygusal olduğu konularda gerçekleri yazmak zordur. Ama o fotoğraf karesi üzerinden hareket ederek bir daha, bir daha gerçekleri anlatmak da fayda var. Çünkü;
Söz konusu vatan..

Şimdii!..
Gelişmeleri yakından takip eden eski Milli Savunma Bakanlılığı Genel Sekreteri emekli kurmay Albay Ümit Yalım’ın tarihe ışık tutacak şok açıklamasını dikkatle okumanızı öneriyorum;
“Erdoğan-Gül ikilisi kamuoyuna neden şirin görünmeye çalışıyor?.. Orhan Aykut isimli şahsın basın yolu ile yaptığı açıklamalarda, Peygamber Ocağına karşı yürütülen tertiplerin arkasında, eski AKP Milletvekili İhsan Arslan’ın olduğunu iddia etmesi kamuoyundaki tüm algılamaları değiştirdi. Balyoz davasındaki sanık avukatlarının, Orhan Aykut’un tanık olarak dinlenmesini talep etmesine rağmen mahkemenin bu talebi kabul etmemesi, tertiplerin arkasında AKP’nin olduğu kanaatini güçlendirmeye başladı.
Erdoğan-Gül ikilisi bu durumu etkisiz kılmak için çaba sarf ediyor.
Erdoğan-Gül ikilisinin Saygun’a olan vefa borcu nereden kaynaklanıyor? AKP’nin 2007 seçimlerinde yüzde 47 oranında oy almasını sağlayan ve Abdullah Gül’e Cumhurbaşkanlığı yolunu açan e-muhtıra’nın hazırlandığı süreçte, Saygun Genelkurmay Karargahı’nda 2’nci Başkan olarak görev yapıyordu.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın, e-muhtıra’yı ben yazdım’demesi gerçeklerle bağdaşmıyor. Genelkurmay Karargahı’nda her evrak, ilgili başkanlık tarafından hazırlandıktan sonra 2’nci Başkan’ın onayına sunulur ve onayı müteakip Genelkurmay Başkanı tarafından parafe edilerek veya imzalanarak yayımlanır. Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde, Hilmi Özkök’ün Ankara’ya gelerek AKP’li bazı bakanlar ile yemek yediği ve Cumhurbaşkanlığına aday olduğu haberi Genelkurmay Karargahı’na ulaştı. Hilmi Özkök, Cumhurbaşkanı olacağına Abdullah Gül olsun düşüncesi benimsenmesine rağmen, bir müddet sonra e-muhtıra’nın yayımlanması Genelkurmay Karargahı’nda çok büyük tepkiye yol açtı. Karargahtaki birçok general ve subay, e-muhtıranın AKP’nin oylarını artırmak ve Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasını sağlamak maksadıyla yayımlandığını ve danışıklı dövüş olduğunu belirterek rahatsızlıklarını açıkça dile getirdi. Dönem içerisinde de, e-muhtıra’ya emeği geçenler üst rütbelere terfi ettirilerek ödüllendirildi. E-muhtıra’ya karşı çıkanlar ise önce kızağa alındı arkasından emekliye sevk edildi.
Amerikan Yönetimi, Ergin Saygun’un Genelkurmay Başkanı olmasını istiyordu. Ancak Saygun’un önü kapalıydı. Saygun’un önünü açmak için ilk hamle 2007 Yüksek Askeri Şurası’nda yapıldı. Saygun’u kıta’ya yani 1’nci Ordu Komutanlığı’na erken göndererek Genelkurmay Başkanlığı yolunu açma formülü bir orgeneralin şiddetle karşı çıkması üzerine gerçekleşemedi. Tayyip Erdoğan’ın Kasım 2007’de Beyaz Saray’da Başkan Bush ile yapacağı görüşmeye, Ergin Saygun ile birlikte Genelkurmay Karargahı’ndaki ilgili generallerin katılması da planlandı. Saygun ve generallerin Amerika’ya gitmesi için askeri uçak hazırlandı. Ancak Tayyip Erdoğan, Saygun’u kendi uçağına davet etti ve Saygun Amerika’ya Erdoğan’ın uçağı ile gitti. E-muhtıra veren Genelkurmay Karargahı 2’nci Başkanı Saygun’un Erdoğan’ın uçağına alınması ödüllendirme olarak değerlendirildi. Beyaz Saray’da Başkan Bush tarafından sırtı sıvazlanan Saygun’un, Türkiye’ye döndükten sonra çok keyifli olduğu görüldü. Tayyip Erdoğan’dan, ’Sayın Başbakanımız’diye bahsederken gözleri parlıyordu. Erdoğan’ın Saygun’a mavi boncuk verdiği anlaşılıyordu.
Saygun’un 2’nci Başkanlığı döneminde askerlere karşı operasyon başlatıldı. 1 Temmuz 2008 tarihinde Hurşit Tolon ve Şener Eruygur’a karşı yapılan operasyon Silahlı Kuvvetlerde büyük infial yarattı. O gün Genelkurmay Sosyal Tesisleri’ne öğle yemeği için gelen general/amiral ve subaylar burnundan soluyor ve özellikle hakim sınıfından olan subaylar, Tolon ve Eruygur’un görevli ve yetkili olamayan polis ve mahkeme tarafından gözaltına alınmasına isyan ediyorlardı. O sırada, Genelkurmay Başkanı Büyükanıt ile birlikte Ergin Saygun’un sanki hiçbir şey olmamış gibi güle oynaya, şen kahkahalar atarak yemeğe gelmeleri general ve subaylarda şok tesiri yarattı. Büyükanıt-Saygun ikilisi, Tolon ve Eruygur’u güle oynaya teslim etmişlerdi. Bu olayın arkasından Peygamber Ocağı’na karşı büyük bir tasfiye operasyonu yürütüldü.
Saygun, 2008 Ağustos ayında 1’nci Ordu Komutanlığı’na atandı ve o dönemde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından tam üç sefer Huber Köşkü’ndeki yemeğe davet edildi. E-muhtıra’nın danışıklı dövüş olduğu açığa çıkmasın diye, Saygun bu yemeklerden ikisine komuta kademesinden gizli olarak katıldı. Ancak komuta kademesi durumu fark etti, kendisini ağır bir şekilde ikaz etti ve Saygun üçüncü yemeğe katılamadı. Halbuki Saygun 2’nci Başkanlık yapmıştı ve Cumhurbaşkanı, Başbakan gibi devlet erkanının davetlerine katılmak için mutlaka Genelkurmay Başkanlığı’ndan izin ve onay alınması gerektiğini biliyordu.
Tayyip Erdoğan tam 255 gün sonra Saygun’u Selimiye’deki 1 nci Ordu Karargahı’nda ziyaret etti. Saygun’un önünü açmak için manevralar devam etti. Düzmece olay ve belgeler ile Başbuğ istifaya zorlandı. Ancak Başbuğ tertibi fark etti ve istifa etmedi. Saygun, 2009 Ağustos’unda emekliye ayrıldı.
2010 Yılının başında Balyoz davası gündeme geldi. Dava sürerken, diğer sanıklar gibi suçsuz ve günahsız olduğu halde Ergin Saygun da tutuklanarak ceza evine konuldu ve ceza aldı. Saygun’u Genelkurmay Başkanı olarak görmek isterken cezaevinde gören Amerikan yönetimi bu rahatsızlığını çeşitli yollarla AKP Hükümetine iletti. Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan’ın geçmiş olsun telefonları ve Erdoğan’ın hastane ziyareti, Amerikan yönetiminin rahatsızlığını giderecek mi, hep birlikte göreceğiz. ”
Ahmet Takan - Yeniçağ




Atatürk'ün Suud Kralı'na gönderdiği mektup!

Atatürk'ün Suud Kralı'na gönderdiği mektup!

Hz. Muhammed'in mezarını yıkıp, yerini degiştirmek isteyen zamanın Suud kralına Atatürk'ün kendi el yazısı ve imzasıyla çektigi telgraf:

Not: Yazıya başlarken Krala sayın kelimesini kullanmıyor..

" Suud kralının dikkatine !! Tarafımıza ulaşan haberlere göre Allah'ın sevgili ve özel kulu, elçisi peygamber efendimiz Hz. Muhammed Mustafa'nın kabrini yıkıp yerini degiştirecekmişsin. O mezarın tek taşına dokunursan Kurtuluş Savaşı'nı bırakır ordularımla aşağı inerim."

26 Haziran 1919 MUSTAFA KEMAL ATATÜRK


(Cumhurbaşkanlığı Atatürk Özel Arşivi)

"Suudilerin Mescid-i Nebevi’yi Yıkma Planı Bir İsrail Planıdır" 14 Şubat 2013 Perşembe

"Suudilerin Mescid-i Nebevi’yi Yıkma Planı Bir İsrail Planıdır"

14 Şubat 2013 Perşembe
"Mescid-i Haram’ı gölgede bırakan Mekke’deki Cebel Ömer kompleksinin inşası süresince Suudi yetkililer, özellikle Hz.Peygamber’in (s.a.a) doğum yeri ve Peygamber’in eşi Hatice’nin (ra) evi olmak üzere birçok arkeolojik sahayı yıkıp kutsal alanları, anılan sıraya göre, kütüphane ve umumi tuvalete çevirdiler".
Bir İranlı milletvekili Suudi Arabistan'ın Mescid-i Nebevi'yi yıkma planının ABD ve İsrail senaryosunun bir parçası olduğuna dair uyarıda bulundu.


Seyyid Nasir Musavi Pazartesi günü yaptığı bir röportajda, Vahhabiler ve Suud rejimi tarafından Medine'deki Mescid-i Nebevi'nin çevresindeki dünyanın en eski üç mescidini kutsal bölgeyi genişletme bahanesiyle yıkma planına işaret etti.

Musavi, “Suudi Arabistan hükümeti tarafından yapılan düzenleme ancak ülkenin yöneticilerinin Siyonist rejime uşaklık ve itaat ettikleri ve İsrail ile ABD tarafından verilen emirlere uydukları fikrini doğrular”, dedi.

İranlı vekil İslam'ın tanıtımı için kullanılan Müslümanların dini mahallerinin yıkımının Batılı tasallutun gündemi olduğuna dikkat çekti.

Mescid-i Nebevi'deki temel değişiklik Hz. Muhammed'in (s.a.a) kabrinin bulunduğu, mescidin batı cenahında gerçekleşecek.

Hz. Muhammed'in (s.a.a) ilk kez bayram namazı kıldırdığı söylenilen Gamama Mescidi dahil olmak üzere, yıkılması planlanan bu üç mescid Mescid-i Nebevi'nin batı duvarları dışında yer alıyor.

Suudi yetkililer Osmanlı dönemi yapıları ile çevrili bulunan tarihi mescidleri korumaya saygı gösterecek herhangi bir plan ilan etmediler.

Washington merkezli (Fars) Körfez Enstitüsü Riyad'ın son yirmi yıl içinde kutsal şehirler Mekke ve Medine'deki bin yıllık binaların %95'ini alışveriş merkezleri, gökdelenler ve lüks otellerin genişletilmesi amacıyla yıktığını söylüyor.

Mescid-i Haram'ı gölgede bırakan Mekke'deki Cebel Ömer kompleksinin inşası süresince Suudi yetkililer, özellikle Hz.Peygamber'in (s.a.a) doğum yeri ve Peygamber'in eşi Hatice'nin (ra) evi olmak üzere  birçok arkeolojik sahayı yıkıp kutsal alanları, anılan sıraya göre, kütüphane ve umumi tuvalete çevirdiler.

Yedi önemli tarihi mescidin ikisi Hendek Savaşı'nı anmak için inşa edilmişti ve Peygamberin torununa ait olan bir mescid de on yıl evvel dinamitlendi.

Sürpriz bir şekilde, gizlice çekilerek krallığın dışına sızdırılan tarihi mescidin yıkımı fotoğrafları Suudi dini polisinin İslami eserlerin yıkılışını selamlamasını ve kutlamasını ortaya çıkarmıştı.

Haber Suudi Arabistan'ın İslam'ın tarihi mahallerini aşağılamayı krallığın İslam'ın aşırı ve katı bir yorumu olan Vahabilik ile ilişkisine atfediyor.

Hz. Peygamber'in (sav) kabrini meşhur yeşil kubbe örtüyor ve mevcut mescidin merkezini oluşturuyor. Mescid-i Nebevi'nin yeni gelişim planları Peygamber'in kubbesini merkezden yeni sahanın doğu tarafına itecek ve mescidin merkezindeki namaz mevkiini yok edecek.

Bölge, Peygamber Muhammed (sav) tarafından kutsal bir saha olarak kabul edilen Riyad el Cennet'in (Cennet Bahçeleri) bir parçasını oluşturuyor.

medyasafak.com

 Atatürk'ün Suud Kralı'na gönderdiği mektup!

Hz. Muhammed'in mezarını yıkıp, yerini degiştirmek isteyen zamanın Suud kralına Atatürk'ün kendi el yazısı ve imzasıyla çektigi telgraf:

Not: Yazıya başlarken Krala sayın kelimesini kullanmıyor..

" Suud kralının dikkatine !! Tarafımıza ulaşan haberlere göre Allah'ın sevgili ve özel kulu, elçisi peygamber efendimiz Hz. Muhammed Mustafa'nın kabrini yıkıp yerini degiştirecekmişsin. O mezarın tek taşına dokunursan Kurtuluş Savaşı'nı bırakır ordularımla aşağı inerim."

26 Haziran 1919 MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

(Cumhurbaşkanlığı Atatürk Özel Arşivi)

Cehaletle İhanet Arasında Bir Kavram Kargaşası

"ATATÜRK DÖNEMİNDE 'KEMALİZM' YOKTU" YALANI VE ATATÜRKÇÜLÜĞÜN İCADI PDF Yazdır e-Posta

Cehaletle İhanet Arasında Bir Kavram Kargaşası

20. yüzyılın en etkili asker ve devlet adamlarından biri hiç şüphesiz Atatürk’tür. Atatürk, 1911-1922 yılları arasında aralıksız 11 yıl savaşmış, neyi var neyi yok bu savaşlarda kaybetmiş bir ulusu önce emperyalizmin, sonra da bağnazlığın ve geri kalmışlığın her türlü baskısından kurtarmıştır.
Atatürk’ün ulusal kurtuluş mücadelesi ve bu mücadele sırasındaki stratejileri hiç şüphesiz derin bir aklın ürünüdür. İşte bu akılla şekillen Türk devrimi, Atatürk’ün adından dolayı KEMALİZM olarak adlandırılmıştır.
En yaygın Cumhuriyet tarihi yalanlarından biri, Atatürk’ün sağlığında 'Kemalizm' kavramının kullanılmadığı biçimindedir. Örneğin Hasan Celal Güzel'in bir yazısının başlığı, "Atatürk Kemalist Değildi" şeklindedir. Güzel bu "iddialı" yazısında "Sevgili okuyucular, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal ATATÜRK, kendi adına atfen uydurulmuş suni bir doktrin olan 'Kemalizm'e karşıydı.(...)Efendim, 'Kemalizm', Atatürk döneminin değil, özellikle O’nun vefatından sonra kendi tahakkümlerini ve çıkarlarını gözeten 'Tek Parti Ekibi'nin üretimi olup, Atatürk İlke ve Devrimleri ile CHP’yi özdeşleştirerek Atatürk’ün düşüncelerini dogmatik ve dar kalıplarda dondurmasıyla ortaya çıkarılmıştır..." demiştir. Ne derin analizler ama!!! Oysaki, bırakın Kemalizm kavramının Atatürk döneminde kullanılmadığı yalanını, Atatürk sağlığında “Kemalizm’i”, Türkçe “kale” anlamında KAMALİZM olarak bizzat kullanmıştır.
Atatürk, Cumhuriyeti emanet ettiği gençlere tarihlerini doğru bir şekilde öğretmek için bazı bölümlerini bizzat kaleme aldığı dört ciltlik lise tarih kitaplarında da “Kemalizm” kavramına yer vermiştir. İlk baskısı 1932, ikinci baskısı 1933’te yapılan bu kitapların 4.cildinde Atatürk’ün altı ilkesi açıklandıktan sonra şöyle bir değerlendirme yapılmıştır: “İşte yabancı yazarların Büyük Millet Reisi’nin adıyla ilişkili olarak Kemalizm dedikleri Türk devrim hareketinin temel prensipleri bunlardır. Bu prensiplere dayanan devlet sistemi Türk milletinin tarihine, ihtiyacına, toplumsal bünyesine ve ülküsüne en uygun olduğu kadar, bütün dünyadaki sistemler içinde de en sağlam ve en mükemmel olandır.

Ünlü Türkçülerden Tekinalp (Moiz Kohen) , 1936 yılında Atatürk’ü ve Türk devrimini anlatan “Kemalizm” adlı bir kitap yazmıştır. Tekinalp kitabında Türk devriminden “Kemalist devrim” diye söz etmiştir: “Kemalist devrimin kesin bir gelişime kavuşmasını ve rejimin tam anlamıyla yerleşmesini beklemek gerekiyordu. Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1935 Mayısı’nda Ankara’da toplanan dördüncü kongresi dolayısıyla bunun gerçekleştiğini görmek olanağına erdik. Partinin en yetkili yöneticileri, Kemalist devrimin artık en tmel amacına ermiş bulunduğunu ve bundan sonra genel çizgileri artık bütünüyle ve kesin biçimde saptanan yükselişlerle dolu yolda ilerlemekten başka yapılacak bir şey kalmadığını, bu nedenle resmen açıkladılar. Gerçekten de geriye Kemalist rejimin şimdiye değin oluşturduğu yapıtlara bir göz atacak olursak, rejimin gerçek yüzünü, olayların, gerçekleştirilen yapıtların ve elde edilen sonuçların aydınlığı altında kolayca görür ve kavrarız.” 1936 yılında yayınlanan bu kitabı Atatürk’ün okumadığı veya en azından bu kitaptan haberdar olmadığı düşünülemez.

Atatürk’ün en çok inanıp güvendiği kişilerden biri olan Mahmut Esat Bozkurt, ilk defa 1937’de basılan “Atatürk İhtilali” adlı kitabının “ek:15” adlı bölümünde “Kemalizm”den söz ederek, Kemalizm’i diğer akımlarla karşılaştırmıştır: “Kemalizm, Kemalizm ve Komünizm Arasında Ayrılık, Kemalizm ve Milli Sosaylizmin Ayrıldıkları, Birleştirkleri Noktalar, Kemalizm ve Faşizmin Ayrıldıkları Noktalar, Kominizmin Aksak Tarafları…” Mahmut Esat Bozkurt, dünyadaki bütün doktrinlerin en güzel yanları alınarak Kemalizm Doktrini’nin yaratıldığını belirtmiştir.

“Kemalizm” kavramı, 9 Mayıs 1935’te toplanan CHP dördüncü genel kongresi programında da şu şekilde yer almıştır: “Yalnız birkaç yıl içinde değil, geleceği de kapsayan tasarılarımızın ana hatları burada toplu olarak  yazılmıştır. Partinin güttüğü bu esaslar Kamalizm prensipleridir.” Görüldüğü gibi yeni rejim, açıkça “Kemalizm” olarak adlandırılmıştır. Kemalizm, böylece Türk ulusunun geleceğine egemen olan bir ideoloji durumuna gelmiştir. 

Atatürk’ün kendi el yazısıyla 1937’de yazdığı ve “CHP 1939 Program Çalışmaları” başlığıyla yayınlanan bir belgede, “1935 Kurultayınca saptanan fikirler de bu programa alınmıştır. Partinin güttüğü bütün bu esaslar ‘Kemalizm Prensipleridir’…”  ifadesi yer almaktadır.
Kemalizm kavramı Atatürk döneminde çok yaygın olarak kullanılan bir kavramdır. Sadece Atatürk ve Atatürk’ün yakın çevresindekiler, gazeteciler, yazarlar değil, milletvekilleri de sıkça Kemalizm kavramını kullanmışlardır. Örneğin 1931 yılındaki Meclis oturumlarından birinde Denizli Mebusu Mazhar Müfit Bey (Kansu), demokrasiyi anlamada ‘Kemalizm Okulu’nun çocukları olduklarını, demokrasiyi memleketi mutluluğa ve vatandaşı esenliğe götüren ‘Kemalizm Demokrasisi’ olarak tanıdıklarını, Kemalizm basın özgürlüğünü kutsallaştırmakla beraber basın yoluyla vatandaşların öteki haklarına saldırmasını da hoş görmediğini… belirtmiştir.

1936’da CHP Genel Sekreteri Recep Peker, görevden ayrılırken yayınladığı bildiride, “…Hepimiz için en büyük şeref son nefese kadar Kemalizm eserinin sadık hizmetçisi kalmaktır…” demiştir.

Celal Bayar, 1 Kasım 1937 tarihli Meclis konuşmasında birkaç yerde “Kemalist Rejim” ifadesini kullanmıştır: Kemalist rejim, mülkiyeti, kişisel çalışmayı, çalışma değerini ekonomik politikasının esası olarak almaktadır. Kemalist rejim ekonomiyi bir teknik diye kabul etmektedir. Fakat Kemalist rejim ulusal çıkara uymayan sürekli bir kişisel çıkarı da kabul etmemektedir ve etmeyecektir… Kemalist rejim karakteri yapıcı ve yaptırıcı olmaktır.
1930’larda Nuri Genç, Hatay’da “Kemalist Hatay” adlı bir gazete çıkarmıştır.
Görüldüğü gibi Atatürk döneminde hem Atatürk, hem de başkaları KEMALİZM kavramını kullanmıştır.
Atatürk’ün ölümünün hemen ardından Kasım 1938’de yapılan ilk Meclis toplantısında birçok milletvekili Atatürk’ten ve eserinden söz ederken “Kemalizm” kavramını kullanmıştır. Örneğin, Konya Milletvekili Fuat Gökbudak, “…İki Mustafa Kemal vardır. Biri herkes gibi vücudu olan bir Mustafa Kemal’dir. Öbürü Türk tarihini sonsuzluğa kadar sürdürecek olan ‘Kemalizm’in Mustafa Kemali’dir. Kemalizm yolu, hasta ve yenik uluslara can veren bir hayat suyudur…”  sözleriyle aynı zamanda Kemalizm’in en güzel tanımlarından birini yapmıştır.

Aynı toplantıda Kütahya Milletvekili Neşit Hakkı Uluğ, Kemalizm’den, “…Halk topluluklarını kölelikten kurtaran, şeref ve haysiyete ve erdeme dayanan Cumhuriyet ile Doğu dünyasında vicdanların özgürlüklerine ve özgür düşüncelere dayanan Kemalizm, sonsuzluğa kadar yaşayacaktır…”  diye söz etmiştir.
Eskişehir Milletvekili İstimat Özdamar ise,“… Yaşasın Türklük, yaşasın Kemalizm ideali.” demiştir.

Aynı toplantıda Celal Bayar bu sefer “Kemalizm”den şöyle söz etmiştir: “…Milletimiz on beş yıldan beri denenen Kemalizm rejiminin kendisine verdiği huzur ve sessizlik içerisinde çalışmak ve kuvvetlenmek istiyor. Ulusal sınırları içinde mutlu olmak isteğindedir…”

Bütün bu örneklerden de açıkça görüldüğü gibi 1930’lu yıllarda genç Cumhuriyet rejiminin adı “Kemalist rejim”dir.

Peki Ama Kemalizm Nedir?

Kemalizm, Türk devrimidir. Tam bağımsızlıktır. Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Laiklik, Devletçilik, Halkçılık ve Devrimciliktir. Akıl ve bilim ilkeleri doğrultusunda çağdaşlaşmaktır. Kendi tarihinden beslenmek, kendi diline sahip çıkmaktır. İnsan sevgisi, doğa dostluğu ve barış severliktir. Ulusal kültürle evrensel uygarlığa katkı sunabilmektir. Atatürk'ün ifadesiyle, "Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme başkaldırabilmektir" Kemalizm...
Kemalizm tabiri ilk olarak Kurtuluş Savaşı yıllarında İngiltere ve Fransa gibi emperyalist ülkeler tarafından kullanılmıştır. 1918’den itibaren Anadolu’yu işgal eden İngiltere ve Fransa, Anadolu’da MUSTAFA KEMAL önderliğinde gelişen Türk Kurtuluş Savaşı’ndan “Kemalist hareket”, bu harekette Mustafa Kemal’in yanında yer alanlardan da “Kemalistler” olarak söz etmiştir.  Bu bakımdan KEMALİZM, her şeyden önce antiemperyalistleri, ulusal direnişçileri anlatan bir kavramdır. Bu nedenle “Kemalist olmak”, her şeyden önce antiemperyalist ve tam bağımsızlıktan yana olmak demektir.
Örneğin aşağıdaki fotoğrafta Kurtuluş Savaşı sırasında İzmit’te İngilizler tarafından kurşuna dizilen bir Müslüman Türk görülmektedir. Bu fotoğrafın arkasında İngilizce aynen şu cümle yazılıdır: "Execution of a Kemalist Turk at İzmid" yani "İzmit'te bir Kemalist Türk'ün idamı"
Doğan Avcıoğlu, “Kemalizmi İyi Anlamak Gerek” başlıklı yazısında şu değerlendirmeleri yapmıştır: “Kemalizm her şeyden önce bazılarının ‘Batılılaşma’ adını verdikleri Tanzimat’la birlikte başlayan uydulaşma ve sömürgeleşme sürecine karşı milliyetçi bir tepkidir. Bu tepki daha Namık Kemal günlerinde ‘Avrupa neden üstün? Türkiye Avrupa gibi üstün duruma nasıl gelebilir?’ sorusuna cevap arama biçiminde ortaya çıkmıştır. Namık Kemal, Ziya Gökalp gibi vatansever düşünürler, bu soruyu cevaplandırmaya çalışmışlardır. Namık Kemal, kurtuluş yolu olarak ‘İçerde şeriat düzeninden ayrılmayalım, Avrupa’nın demiryolunu, buhar makinesini alalım’ görüşünü ileri sürmüştür. Ziya Gökalp, harsa (kültüre) bağlı kalma, medeniyeti ithal etme formülüyle bu düşünceyi geliştirmiştir. Fakat her iki milliyetçi düşünürün de, emperyalizmin boyunduruğu altında ‘açık pazar’ haline getirilmiş ülkede medeniyet ithalinin nasıl mümkün olacağı hususunda açık bir fikri yoktur. Emperyalizm, sömürgeleştirdiği bir ülkenin medeniyet ithaline, yani sanayileşmesine ve kalkınmasına elbette müsaade etmeyecektir. Medeniyeti getirebilmek için, her şeyden önce emperyalizmin boyunduruğundan kurtulmak gereklidir. Bugün için de geçerli olan bu gerçek, ilk kez Atatürk tarafından tam bağımsızlık ilkesiyle ortaya atılmıştır. Tam bağımsızlık, duygusal bir milliyetçi talep değil, kalkınmanın ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmanın vazgeçilmez ön şartıdır. (…) Pekala bağımsızlık elde edilince kalkınma nasıl gerçekleşecektir?

Alt ve üst yapısıyla feodal olan bir düzen üzerine, buhar makinesi ve lokomotifiyle medeniyeti ithal edip yerleştirmek mümkün müydü? Namık Kemal ve Ziya Gökalp bunun mümkün olabileceğini düşünmüşlerdir. “İlk kez Atatürk, feodal yapı üzerine sanayi uygarlığı aşılanamaz. Uygarlığa giden yol, içeride düzen değişikliğini gerektirir’ tezini açıkça ortaya koymuştur.” 
Kemalist tez kısaca şundan ibarettir: Bağımsızlık içinde, devrim yoluyla düzen değişikliğini gerçekleştirmek ve kısa sürede çağdaş uygarlığa ulaşmak…”
Kemalizm bir “doktrin” midir, bir ideolojimidir? tartışması hep devam etmiştir. Nitekim, “Partinin bir doktrini olsun” diyen Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na Atatürk, “Donarız çocuk…” demiştir. Atatürk’ün bu yanıtından hareket edenler, Kemalizm’in bir doktrin olmadığını, hatta Atatürk'ün Kemalizm'e karşı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Oysaki Atatürk bu sözleriyle Kemalizm'e değil,Kemalizm'in dogamtikleştirilmesine karşı olduğunu ifade etmek istemiştir. Kemalizm’in temel ilkeleri hiç tartışmasız Atatürk’ün altı ilkesidir. Kemalizm’in en temel ilkesi ise “sürekli değişim” olarak tanımlanabilecek olan Devrimciliktir. Bu nedenle Kemalizm asla “dogmatik” ve “değişime” kapalı bir anlayış değildir. Atatürk, bu gerçeği Kasım 1937’deki Meclis konuşmasında şöyle ifade etmiştir: “Dünyaca malum olmuştur ki, bizim devlet idaresindeki ana programımız  Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipleri gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve görünmez dünyadan değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de milletler tarihinin bin bir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız sonuçlardır.”
Kadrocular, Kemalizm’i tanımlamak istemişlerdir. Ama Kemalizm’in sosyo-kültürel boyutunu neredeyse hiç dikkate almamışlar, konuya sadece ekonomik açıdan bakmışlardır. Kemalizm, genellikle altı ilkeye hapsedilmiştir.

Kemalizm’in en doğru tanımlarından birini 1960’ta Prof. Dr. Bedia Akarsu yapmıştır: Akarsu, Kemalizm’in “Türk aydınlanması” olduğunu açıklamıştır. Prof. Suat Sinanoğlu, “Türk Hümanizması” kitabında Kemalizm’in Türk aydınlanması olduğu tezini ayrıntılandırmıştır. 1983’te, Prof. Dr. Macit Gökberk’in “Aydınlanma Felsefesi, Devrimler ve Atatürk” yazısı bu tezi daha da geliştirmiştir. 1994’te Özer Ozankaya,Cumhuriyet Çınarı” adlı kitabında Kemalizm’in soyo-kültürel boyutuna vurgu yaparak Kemalizm’in aydınlanma hareketi olduğunu ileri sürmüştür. 1969’da Doğan Avcıoğlu,Kemalizm’i İyi Anlamak Gerek” adlı yazılarında Kemalizm’in “anti emperyalizm ve çağdaşlaşma” hareketi olduğunu belirtmiştir. Uğur Mumcu da 1980’lerde Cumhuriyet gazetesindeki yazılarında Kemalizm’in “anti emperyalist ve çağdaşlaşmacı” yönüne sıkça vurgu yapmıştır. 1981’de Atilla İlhan, “Hangi Atatürk” adlı kitabında Kemalizm’in “antiemperyalist” yönüne dikkat çekmiştir.

Kemalizm, emperyalizme karşı “tam bağımsızlık” ilkesiyle ulusal mücadeleyi, geri kalmışlığa karşı “akıl” ve “bilim” ile çağdaşlaşmayı amaçlayan bir ideolojidir. Kemalizm, ulusal bağımsızlığı ve ulusal kalkınmayı amaçlayan evrensel bir ideolojidir. Emperyalizmin olanca şiddetiyle geri kalmış ulusları ezdiği bugünün dünyasında tüm ezilen ulusların tek kurtuluş reçetesi Kemalizm’dir.

1954’ten beri duyduğumuz “Kemalizm devrini tamamlamıştır!”,“Kemalizm öldü!”, “Kemalizm çağdışıdır!” gibi “yobaz”, “liboş” değerlendirmelerinin hiçbir bilimsel değeri yoktur.  Çünkü Kemalizm’in iki temel özelliği “antiemperyalizm” ve “çağdaşlaşma”, hiçbir dönemde etkisini yitirecek gibi görünmemektedir.
Doğan Avcıoğlu, Kemalizm’in henüz tamamlanamadığını şöyle ifade etmiştir: “Türkiye politik bağımsızlığını, ekonomik bağımsızlık temeline oturtarak, tam bağımsızlığını gerçekleştirmiş, feodalizmin ülke çapında alt ve üst yapılardaki etkilerini kesinlikle silmiş, geniş kitleleri ekonomik özgürlüklerine kavuşturmuş ve kalkınmasını tamamlamış bulunsaydı, bu eleştiriler bir ölçüde geçerli sayılabilirdi. Oysa bağımsız, kalkınmış, uygar ve gerçekten demokratik bir Türkiye dün olduğu gibi bugün de bütün halkçı ve ulusçu güçlerin ortak özlemini teşkil etmektedir. Kemalizm bu ortak özlemin ifadesidir. O halde Kemalist devrim daha tamamlanmış değildir. Devrimcilerin baş görevi, ulusçu ve halkçı güçlerin bu ortak özlemini biran önce hayata geçirmeye çalışmak olmalıdır.”

Kemalizm Yerine Atatürkçülük Nasıl İcat Edildi?

“Kemalizm” kavramı birilerini hep rahatsız etmiştir. Kurtuluş Savaşı sırasında işgalci emperyalistleri ve işbirlikçi İstanbul hükümetlerini, Kurtuluş Savaşı sonrasında gerici, yobaz Cumhuriyet düşmanlarını, bugün ise karşı devrimci II. Cumhuriyetçileri korkutan bir kavramdır Kemalizm.

Atilla İlhan bu gerçeği şöyle ifade etmiştir:
Onlar ‘Kemalist’e özellikle içerliyorlar; çünkü o Atatürkçü’den farklıdır: Adını 20’li yılların (ateş, barut ve kan) emperyalist öfkesinden almıştı. O Müdafaa-i Hukuk mücahididir ki, aynı zamanda ‘Türkçü’ ve ‘antiemperyalist’, ‘Bolşevikler’le de dosttur. Onlara ecnebi ajanslar, ‘Kemalist’ diyor. ‘Kemal’in adamları’ anlamına! ‘Atatürkçü’ deyimi bir kere Gazi Mustafa Kemal Paşa, ‘Atatürk’ olduktan, daha ilginci, ebediyete intikal ettikten sonra ortaya atılmıştır. Daha çok ‘İnönü Cumhuriyeti’nin sosyal ve siyasal tavrına ve tutumuna yakıştırdığı  bir ‘etiket’ bu: Antiemperyalizm s geçilmiştir. Türkçülüğün yerini Yunan/Latin söylemi alır. Bolşevik Rusya ile kara gün dostluğu sona eriyor. (…)‘Kemalizm’ ve ‘Kemalist’ kavramları üzerinde spekülasyona kalkışan acemi takımı kimseyi kandıramaz: ‘Kemalist’ aynen Mustafa Kemal Paşa gibi ‘Türkçü’, ‘Antiemperyalist’ ve ‘solcu’dur. ‘Atatürkçü’ ise Batıcı, komprador/kapitalist ve liberaldir (Yoksa kestirmeden Tanzimatçı mı demeliydim?) Anadolu İhtilali’ni yaşamış olanlar ‘Kemalistler’ idi. Onu ilkel, tek yönlü bir irtica düşmanı laikliğe indirgeyenler ‘Atatürkçü’lerdir.Yani Gazi’nin söylemini de, eylemini de sürekli tahrif eden, unutturan ve yozlaştıranlar…”

Gerçekten de “Kemalizm korkusu”, zaman içinde Kemalizm’in yerine yeni bir kavram icat edilmesine yol açmıştır. İlk kez 1954 yılında gündeme gelen bu kavramın adı Atatürkçülük’tür.

Irkçı bir antikomünist olan Arın Engin, 1954 seçimlerinden önce “Atatürkçülük, Moskofluk ve Türklük Savaşları” ve 1954 seçimlerinden sonra “Atatürkçülük’te Dil ve Din” adlı kitaplarını yazmıştır. Her iki kitap da Atatürk’ü tipik bir Amerikan propagandasına oturtan kitaplardır.  Her iki kitapta da Atatürkçülük, “Antikomünizm” ve “Batılılaşma” olarak tanımlanmıştır.

Atatürk’ün sağlığında hiçbir zaman kullanılmayan “Atatürkçülük” kavramı, 1954’ten itibaren kullanılmaya başlanmış, bu kullanım zaman içinde Kemalistlerce de benimsenmiştir. Örneğin, Atatürk’ün partisi CHP, 1954’deki 10. Büyük Kurultay’ında “Kemalizm” yerine “Atatürk Yolu” kavramını kullanmaya karar vermiştir. Böylece CHP de Kemalizm’den vazgeçmiştir.

Atatürk’ün bir “dogma” haline getirmemeye çalıştığı ve “Kemalizm” diye adlandırdığı sistem, 1954’ten sonra “Atatürkçülük” adı altında dogma haline getirilmiştir. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra bu “dogmalaştırılmış Atatürkçülük” bir de resmi ideoloji haline getirilmiştir. 1980’lerde “Kemalizm” yerine Atatürkçülük, Kemalizm’in en temel özelliği olan “Devrimcilik” yerine de İnkılapçılık kavramları kullanılmaya başlanmıştır. Türkiye’nin küçük Amerika olma yoluna girdiği Özal döneminde Atatürkçülük, “Batılılaşma”, “serbest piyasa düzeni”, “komünizm düşmanlığı” olarak tanımlanmış, Kemalizm’in “anti emperyalizm”, akıl ve bilim ilkeleri doğrultusunda “çağdaşlaşma” olduğu gerçeği adeta toplumdan gizlenmeye çalışılmıştır. Bu süreçte Kemalizm’den söz eden Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı gibi aydınlar ise öldürülmüştür. Kemalizm kavramından rahatsız olanların icat ettiği “Atatürkçülük” kavramı, asker-sivil (Kenan Evren-Turgut Özal) 12 Eylülcülerin tasarladıkları Amerikan etkisindeki yeni Türkiye’ye zarar vermeyecek şekilde içi doldurularak okullarda zorunlu “Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi” dersi olarak okutulmuştur. 1980’lerde Atatürk karşıtlarının yarattığı Atatürk dogmasına, 1990’larda yine Atatürk karşıtları saldırmaya başlamıştır. Gerçek Kemalistler ise bir köşede bu kukla tiyatrosunu seyretmiştir içleri yanarak… Artık bu kukla tiyatrosuna seyirci kalma zamanı çoktan geçmiştir! Artık eyleme geçme, gerçekleri kamuoyuyla paylaşma zamanıdır!...
Atatürk düşüncesine vurulmuş ilk ve en büyük darbe, 50 yıl önce bir kavram operasyonuyla "Kemalizm" yerine "Aatürkçülük" kavramının getirilmesidir. Böylece zaman içinde Türkiye'de Kemalizm!'den Korkan Atatürkçüler ortaya çıkmıştır.
Örneğin bugün ülkemizde Kemalist olmayı "modası geçmiş" bir anlayış sanan Atatürkçü'lerimiz var! Örneğin ünlü sanatçı Metin Akpınar bir konuşmasında, gururla, "Ben bir Atatürkçüyüm ama Kemalist değilim." diyerek aklınca "Kemalizm'in kötülüklerini" bir bir saymıştır!...
Gerçek şu ki: ATATÜRK'ÜN SAĞLIĞINDA ATATÜRKÇÜLÜK KAVRAMI YOKTU, KEMALİZM VARDI. Atatürk'ten sonra birileri "tam bağımsızlık", "anti emperyalizm" gibi anlamları olan Kemalizm'den kurtulmak için, "batılılaşma" ve "din karşıtlığı" anlamını yükledikleri Atatürkçülük kavramını icat etmişlerdir. Bu süreçte Kemalizm kavramının içini de "Atatürk'e tapınmak" olarak doldurmuşlardır.
Bu yazımı, "Atatürk Kemalist değildi?" diyen Hasan Celal Güzel'in ve "Ben Kemalist değil, Atatürkçüyüm" diyen Metin Akpınar'ın şahsında bu konuda kafa karışıklığı yaşayan ve bu kafa karışıklığıyla başkalarına Kemalizm ve Atatürkçülük dersi vermeye kalkan "sözde aydınlarımıza" ithaf ediyorum! Onlardan isteğim, Allah aşkına bu konuları iyice araştırıp öğrenmeden kulaktan dolma bilgilerle ahkam kesmesinler. Böylece hem cehaletlerini göstermemiş, hem de kamuoyunu yanlış yönlendirmemiş olurlar...
Kendinizi KEMALİST veya ATATÜRKÇÜ olarak tanımlayabilirsiniz! Ancak Atatürk'ün izinden yürdüğünüzü iddia ediyorsanız herşeyden önce "tam bağımsızlıktan yana", "anti emperyalist" ve "akılcı" olmalısınız...
NOT: Yazının kaynaklarına ve dipnotlarına AKL-I KEMAL "Atatürk'ün Akılı Projeleri", C.1 adlı ktiabımdan ulaşabilirsiniz.
Sinan MEYDAN, 2 Eylül 2012

O YALAN ÇÜRÜDÜ (Atatürk’ün “Gökten İndiği Sanılan Kitapların Dogmaları” Sözünün Sırrı

Atatürk'ün 1 Kasım 1937 Meclis Açış Konuşması Nasıl Cımbızlandı

Öncelikle peşinen söyleyeyim ki: bu yazıda amacım bazılarının yaptığı gibi elime bir "iman ölçer!" alıp Atatürk'ün imanını ölçmek değildir. Ayrıca bu kimsenin haddine de değildir. Atatürk yapıp ettikleriyle her şeyden önce Türk insanının canını, namusunu, vatanını kurtarmıştır. Bu ona minnet duymak için yeter de artar bile. Benim bu yazıdaki amacım çokça çarpıtılan bir konuyu açıklığa kavuşturmaktır.
Son zamanlarda sözüm ona “Atatürk’ün dinsizliğine” en büyük kanıt olarak onun 1 Kasım 1937 tarihli Meclis açış konuşmasının sonundaki “Gökten indiği sanılan kitapların dogmaları!” sözü gösterilmektedir. Atatürk’ün sürekli istismar edilen ve çokça çarpıtılan bu sözünü açıklamanın zamanı geldi de geçiyor bile:

Öncelikle Atatürk’ün o sözünü –Atatürk’ü dinsiz göstermek isteyenlerin yaptığı gibi cımbızlamadan- öncesiyle sonrasıyla ortaya koyalım:
İşte Youtube’da yayınlanan “o videoda” yer almayan bölümleriyle Atatürk’ün 1 Kasım 1937 tarihli Meclis açış konuşmasındaki o kısım:

“Aziz milletvekilleri,
Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet yönetimimizdeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, yönetimde ve politikada bizi aydınlatıcı ana çizgilerdir. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz.(Alkışlar)
Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt; bağrından çıktığımız Türk ulusu ve bir de, uluslar tarihinin bin bir acıklı olay ve sıkıntı ile dolu yapraklarından çıkardığımız sonuçlardır.
Elimizdeki programın ruhu, bizi sadece bir kısım vatandaşlarla ilgilenmekten engeller, biz bütün Türk ulusuna hizmet ederiz. Geçen yıl içinde, parti ile hükümet kuruluşunu birleştirmekle vatandaşlar arasında ayrılık tanımadığımızı fiilen göstermiş olduk. (Var ol sesleri) Bu olayın bizim, devlet yönetiminde kabul ettiğimiz, ‘Kuvvet birdir ve o ulusundur’ gerçeğine uygun olduğu ortadadır.(Alkışlar) Gücün tek kaynağı olan Türk Milletinin seçkin vekillerini, büyük mutlulukla, eğilerek selamlarım.(Bravo, yaşa sesleri, şiddetli ve sürekli alkışlar)” (
Millet Meclisi Tutanak Dergisi D. V, C. 20, Sa. 3, 1 Kasım 1937).
1 Kasım 1937-Atatürk Meclis'te

O Sözler, "CHP Prensiplerinin Hayattan Alındığı" Vurgusunu Güçlendirmek İçin Söylendi

Her şeyden önce Atatürk -tamamını buraya sığdıramayacağım için koymadığım- 1937’deki bu Meclis açış konuşmasında daha önceki Meclis açış konuşmalarında olduğu gibi Türk milletinin yükselmesi, ilerlemesi, refahı, mutluluğu için neler yapılacağını açıklamıştır. Ağır sanayinin kurulmasından, madenlerin işletilmesine, demiryollarından, kültür sanat politikalarına kadar Türk milletinin kalkınmasını sağlayacak birçok farklı alanda yapılanları ve yapılacakları sıralamıştır. Bütün bunları dönemin hükümetinin, CHP’nin yapacağını ifade etmiştir. Daha sonra “Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet yönetimimizdeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, yönetimde ve politikada bizi aydınlatıcı ana çizgilerdir.” demiş ve bu prensiplerin, yani CHP’nin ilkelerinin (6 ilke) zamana göre değişebilirliğini çok etkili bir şekilde vurgulamak için de “Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz” demiştir. Böylece Atatürk CHP’nin prensiplerinin (ilkelerinin) dogma (donmuş, kalıplaşmış, değişmez) olmadığını, bu prensiplerin hayattan alındığı belirtmiştir. Yani Atatürk, “gökten indiği sanılan dogmalar” sözünü kutsal kitapları aşağılamak amacıyla değil, CHP’nin prensiplerinin hayattan alındığını, dolayısıyla dinamik prensipler olduğunu çok güçlü bir şekilde ifade etmek için söylemiştir. Bu söylem tarzı (teşbih/benzetme) Atatürk’ün sıkça başvurduğu yöntemlerden biridir. Atatürk konuşmalarında özellikle öne çıkarmak, altını çizmek istediği noktaları böyle dikkat çekici, sarsıcı benzetmelerle, karşılaştırmalarla belirginleştirmiştir. Burada da CHP’nin prensiplerinin hayattan alındığını, bu prensiplerin değişebilirliğini, zamana uygunluğunu, dinamikliğini vurgulamak için çok radikal bir şekilde bu prensipleri kutsal kitaplardaki hükümlerle karşılaştırmıştır. Ancak Atatürk bu karşılaştırmayı yaparken –hep iddia edildiği gibi- asla dinlere, kutsal kitaplara hakaret etmemiştir.Burada kutsal kitapları yanlış anlayan din bezirganlarına üstü kapalı bir gönderme yapmış, onların yanlış kutsal kitap algılarını "sanmak" diyerek eleştirmiştir. Çünkü Atatürk, kitapların gökten indiğini "sananlardan" değildir, O kitapların "gökten" inmediğini çok iyi bilmektedir!

Atatürk'ün "Vatan ve Türk Ulusu" Vurgusu Görmezden Geliniyor

Çok daha önemlisi Atatürk, Atatürk karşıtı psikolojik savaşçıların cımbızladıkları "o sözlerinden" hemen sonra çok çarpıcı bir şekilde, yolunu çizen şeyin vatanı, Türk milleti ve tarihten aldığı dersler olduğunu belirterek ayrım yapmadan bütün Türk ulusuna hizmet etecekelerini şöyle ifade etmiştir: "Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt; bağrından çıktığımız Türk ulusu ve bir de, uluslar tarihinin bin bir acıklı olay ve sıkıntı ile dolu yapraklarından çıkardığımız sonuçlardır. Elimizdeki programın ruhu, bizi sadece bir kısım vatandaşlarla ilgilenmekten engeller, biz bütün Türk ulusuna hizmet ederiz. Geçen yıl içinde, parti ile hükümet kuruluşunu birleştirmekle vatandaşlar arasında ayrılık tanımadığımızı fiilen göstermiş olduk. (Var ol sesleri) Bu olayın bizim, devlet yönetiminde kabul ettiğimiz, ‘Kuvvet birdir ve o ulusundur’ gerçeğine uygun olduğu ortadadır.(Alkışlar) Gücün tek kaynağı olan Türk Milletinin seçkin vekillerini, büyük mutlulukla, eğilerek selamlarım." Görüldüğü gibi Atatürk, kendisini din düşmanı olarak göstermek isteyen "cımbızcıların" görmezden geldikleri bu sözleriyle "gücün tek yaknağının Türk milleti olduğunu ve Türk milletine hizmet ettiklerini" ifade etmiştir. Önemli olan da bu değil midir? Aslında 1937 Meclis konuşmasının en can alıcı noktası "gökten indiği sanılan kitapların dogmaları" sözü değil, ondan hemen sonra gelen "Bağrından çıktığımız yurt (VATAN) ve TÜRK ULUSU" vurgusur.

Atatürk'ün, "Gökten İndiği Sanılan Kitapların Dogmaları" Sözünün Şifresi

Sırayla gidelim:
1."Gökten indiği sanılan kitapların dogmaları” ifadesi İslam dinine saygısızlık değildir: Açıkça görüldüğü gibi Atatürk burada hangi kitaptan, hangi dinden söz ettiğini belirtmemiştir. İslam dini veya Kuran ifadesini kullanmamıştır. Genel olarak "kitaplar" ifadesini kullanmıştır. Dolayısıyla burada  İslam dinine ve onun kutsal kitabı Kuran’a bir hakaret söz konusu değildir.
2. “Gökten indiği sanılan kitaplar” ifadesinde ilahi dinlere hakaret yoktur: Şöyle ki: Evet! Burada bir eleştiri vardır, ancak bu eleştiri kutsal kitaplara değil, kitapların "gökten indiği sanrısına" yönelik bir eleştiridir. Çünkü ilahi dinlerin (Tanrısal kaynaklı-kitaplı dinlerin) kutsal kitapları "gökten inmemiştir". Hele hele son İslam dininin “gökten indiğini iddia etmek” abesle iştigal olur. Çünkü Kuran’ın gökten indiğini iddia etmek her şeyden önce Allah’ı  gökte sanmak olur ki bu büyük bir yanılgıdır. İslam'da Allah mekan ve zaman üstüdür. Belli ki İslamın Semavi (göksel) din, Kuran’ın Semavi (göksel) kitap olduğu şeklindeki genel kabulden hareket edenler, yüzeysel bir bakışla, Kuran’ın gökten yere indiğini düşünmektedirler. Aslında gökteki bir tanrı inancı Hem İslama inananların hem de ona inanmayanların ortak bilinç altıdır. Oysa ki, İslama göre ne gökte bir tanrı vardır, ne İslam semavi bir dindir, ne de Kuran gökten inen bir kitaptır. Burada “inmek” sözüyle kastedilen “boyutsal” bir durumdur. İslami kaynaklara göre Kuran İslam peygamberi Hz. Muhammed’e vahiy şeklinde “ilham” edilmiştir, indirilmiştir, ama "gökten" indirilmemiştir. Kuran’da geçen “İnme” sözcüğünün Arapçası “Nüzul”dur ki, “Nüzul”(İnme) çok farklı anlamlarda kulanılmıştır, kullanılabilir. Bir kaç örnek vermek gerekirse: Örneğin “Nüzul” sözcüğünün kökü “NZL"dir. Buradan hareketle örneğin, “teNZiLat” indirimdir, ama “gökten indirim değil”, fiyatlarda indirimdir! “NeZLe” “sinüslerdeki akıntının akciğerlere inmesi” olayıdır. Burda "sinüs akıntısının gökten inmesi" değildir kuşkusuz! Hatta birde “inme” vardır, yani “felç”. Bilindiği gibi felç de gökten inmemiştir! Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Aslında bizzat İslam dininin ana kaynağı Kuran’da, Kuran’ın indiği ancak gökten inmediği açıkça ifade edilmiştir. Şöyle ki. Kuran’da (39-Zümer-1)’de “Tenzîlul kitâbi minallâhil azîzil hakîm(hakîmi)”. (نزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ ) yani “Bu kitabın indirilişi aziz ve hakim olan Allah’tandır”. Elmalılı Hamdi Yazır başta olmak üzere bütün Kuran tercümelerinde bu ayet burada verdiğim meale yakın bir şekilde çevrilmiştir. Hiçbir tercüme de “gökten indirildi” ifadesi yoktur. Daha doğrusu “gök”gökyüzü” ifadesi yoktur. Görüldüğü gibi Atatürk çok haklıdır. Gerçekten de kutsal kitapların, özellikle Kuran’ın gökten indirildiği hakikaten de bir “sanrıdır”. Demek ki, asıl dine hakaret “Kuran’ın gökten indirildiğini” sanmaktır. Demek ki neymiş! Atatürk Kuran’a, bugün ona dinsiz damgasını yapıştıranlardan çok daha fazla hakimmiş.
3. Gökten indiği sanılan kitapların dogmaları” cümlesindeki “dogmalar” ifadesi kutsal kitap sözlerine hakaret değildir: Şöyle ki: bütün sözlüklerde “Dogma” sözcüğü “Kat'i olarak ileri sürülen fikir.” anlamındadır. Sözcük Fransızca “Dogme” sözcüğüne dayanmaktadır. “Dogma” sözcüğü Türk Dil Kurumu’nun “Türkçe Sözlüğü”nde aynen şöyle tanımlanmıştır: “(Fr. Dogme. Yunan. Fel.)Doğruluğu sınanmadan benimsenen, bir öğretinin veya ideolojinin temeli yapılan sav, nas. (TDK, Türkçe Sözlük, 9. bas. Ankara, 1998, s. 609). Dolayısıyla kutsal kitapların “dogma” olduğunu söylemek gerçeği ifade etmektir. Bilindiği gibi Kuran’daki ilkelerin değişmez, zaman ötesi ilkeler, Fransızca söylersek (dogme) olduğunu bizzat Kuran ifade etmiştir, Müslümanlar da bu ilkeye inanmıştır. Asıl Kuran'ın "dogma" (değişmez) olmadığını söylemek Kuran'a hakarettir! Bu nedenle Atatürk “kitapların dogmaları” derken kutsal kitaplara ve özellikle de Kuran'a hakaret etmemiş, gerçeği ifade etmiştir. Nitekim Atatürk, söz konusu konuşmasında, “Bizim prensiplerimizi dogmalarla bir tutmamalıdır” dedikten sonra, “Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz” demiştir ki, burada da “dogma” sözcüğünün birebir sözlük anlamından, yani “Doğruluğu sınanmadan benimsenen, bir öğretinin veya ideolojinin temeli yapılan sav, nas.” açıklamasından hareket etmiştir. Atatürk, “Bizim prensiplerimiz dogma değildir” derken, kendi prensiplerinin "gökten" veya "gaipten" yani "bilinmeyen bir kaynaktan/görünmez alemden" değil doğrudan doğruya bilinen, görülen yaşamdan alındığını, yani dogmaların aksine “doğruluğunun sınandığını” yani "bilimsel" olduğunu anlatmak istemiştir. Böylece devletin din kurallarıyla değil hayattan alınan dünyevi kurallarla yönetileceğini, doğrusunun bu olduğunu anlatmak istemiştir. Atatürk bu sözleriyle çok güçlü, "sarsıcı", bir laiklik vurgusu yapmıştır. Tabi ki devletin kutsal kitap kurallarıyla, din kurallarıyla yönetilmesini isteyenlerin bunu anlaması olanaksızdır. Atatürk bu sözleriyle, kutsal kitaplara/dinlere değil, sürekli değişken, dinamik bir yapısı olan devlet yönetiminin "dogmalara" yani değişmeyen" kitaplara/dinlere göre belirlenmesine ve bir de "kitapların gökten indiği sanrısına" dayanan kutsal kitap yorumuna/anlayışına, itiraz etmiştir.
Tabi buradaki yanlış anlaşılmada zaman içinde sözcüklerin içinin boşaltılması ve o sözcülere yeni anlamlar yüklenmesi de etkilidir. Örneğin Atatürk'ün kullandığı "Dogma" sözcüğü Atatürk zamanında Fransızcadan dilimize yeni geçmiş bir sözcük olması bakımından "sözlük anlamıyla" kullanılıyordu, ancak zaman içinde içi boşaltılıp, adeta "dinlere hakaret" anlamında kullanılmaya başlanmıştır. "Dogma" sözcüğünü bugun dinlere hakaret olarak kullananların olması, 76 yıl önce Atatürk'ün o sözcüğü yukarıda verdiğimiz şekilde sözlük anlamıyla kullandığı gerçeğini değiştirmez. Ama günümüzün Atatürk karşıtı "psikolojik savaş uzamanları" bu tarz kurnazlıklarla gerçekleri çok ustaca çarpıtabilmektedir.

Atatürk'ün  Bütün Meclise Ayakta Fatiha Okuttuğu Meclis Konuşması

Atatürk'ün 1937 Meclis konuşmasındaki bir sözünü cımbızlayıp çarpıtarak "Atatürk'ü dinsiz" göstermeye çalışan din bezirganları, Atatürk'ün diğer Meclis konuşmalarındaki dinsel vurgularını, İslam dininden övgüyle söz etmelerini ve hatta bir keseresinde bütün Meclisi ayağa kaldırıp fatiha okuttuğunu toplumdan gizlerler veya bunun farkında bile değildirler.
Evet! Yanlış okumdanız, Atatürk, Kurtuluş Savaşı'nın hemen sonrasındaki 13 Ağustos 1923 tarihli Meclis konuşmasında Kurtuluş Savaşı'nın nasıl güçlüklerle kazanıldığını ifade edip, milletvekillerini şehitlerin ruhlarına Fatihalar okumaya çağırmıştır.
İşte bizim uyanık "cımbızcıların" hiç dikkatini çekmeyen Atatürk'ün o Meclis konuşması:
"Sayın arkadaşlar, Açıklamalarıma son vermeden önce hepinizi büyük bir göreve davet etmek istiyorum. Geçirdiğimiz buhranlı günlerin onurlu kahramanlarını hep birlikte kutsayalım. (Alkışlar)
Onlar arasında, savaş alanlarında düşman silahları ile göğüsleri delinmiş mutlu kişiler olduğu gibi, yangınlarda, ateşlerde yakılmış talihsiz çocuklar, kadınlar ve ihtiyarlar da vardır.
Onlar arasında namusları saldırıya uğramış sonsuza dek ağlayacak genç kızlar da vardır.
Onlar arasında yurtlarını kaybetmiş aileler, evlatlarını gömmüş analar vardır ve yine onlar arasında savaştaki namus görevini onurla yaparak bu gün memleketlerine dönmüş gaziler vardır.
Onlardan şehitlik mertebesine erişenlerin ruhlarına fatihalar armağan edelim.
(Ayakta fatiha okundu)".  (13 Ağustos 1923 Millet Meclisi Tutanak Dergisi D. II, C. 1, Sayfa 36)
Meclis tutanağına yansıdığı şekliyle Atatürk şehitlerin ruhlarına fatihalar okunmasını isteyince milletvekilleri "ayakta fatiha okumuştur."
Atatürk'ün 1923 Meclis konuşmasının ve sonrasındaki davranışının arkasında bir şeyler arayanlar, "canım o strateji!" diyenler, nedense 1937 konuşmasındaki sözünün arkasındaki gerçekleri, bunun neden, hangi amaçla söylendiğini hiç araştırmadan, olduğu gibi anlama (yanlış anlama) yoluna gitmişleridr. Hatta yukarıda anlattığım gibi o sözleri gerçek zemininden koparıp, başını sonunu kesip (cımbızlayıp) çarpıtmışlardır

SONUÇ:

"...Fakat bu prensipleri (CHP ilkeleri), gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz. diyen Atatürk’ün aslında ne demek istediğini özetlersek:

1. Atatürk, bu sözü, CHP ilkelerinin değişebilir, zamana, hayata uygun ilkeler olduğunu daha iyi vurgulamak için “anlam güçlendirici” olarak kullanmıştır. Bu onun yöntemlerindendir.

2. Üstelik kutsal kitaplar, hele İslamın kutsal kitabı Kuran gökten inmemiş, Allah tarafından indirilmiş/ilham edilmiştir. Bu konuda “Zumer Süresi-1”de “Kuran’ın Allah tarafından indirildiği” ifadesi vardır, ancak Kuran’ın “gökten indirildiği” ifadesi, daha doğrusu “gök” ifadesi yoktur. Çünkü zaten İslam göre Allah gökte değildir. “Allah insana şah damarından daha yakındır, Allah her yerdedir.” Allah’ın gökte olduğu inancı eski pagan dönemlere (İslam öncesi zamanlara) ait bir kavramdır. Örneğin, eski Türklerde Tanrı’nın gökte olduğunun düşülmesi ve “Gök-Tanrı” ifadesinin kullanılması gibi. Yani Atatürk haklıdır, kutsal kitaplar, hele Kuran “gökten” inmemiştir. Bunu düşünmek Atatürk'ün dediği gibi "sanmaktır", "sanrıdır".

3.Kitapların dogmalarıifadesi de çok doğru bir kullanımdır. Çünkü “dogma” sözcüğü “değişmeyen kurallar” anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi Kuran da sonsuza kadar değişmeyen, değişmeyecek bir kitaptır. Atatürk, sadeleştirilmiş haliyle, "bizim prensiplerimizi değişmeyen kuralların yer aldığı kitaplarla asla bir tutmamaldır" derken, kendi prensiplerinin "değişkenliğine" vurgu yapmış, devletin değişmeyen değil, değişen, dünyevi kurallarla yönetileceğini anlatmak istemiştir. Yani din ve devleti ayırmış, laiklik vurgusu yapmıştır. Atatürk bu sözüyle dinleri, kutsal kitapları değil, "sanmak" diye adlandırdığı yanlış kutsal kitap algısını ve doğru ya da yanlış algılanmış "değişmez din kurallarının" (dogmaların) devlet yönetimine egemen olmasını eleştirmiştir. 
4. Atatürk, ölümünden yaklaşık bir yıl kadar önce bu kısa cümleye adeta o büyük DEHASINI saklamış gibidir. Nereden bilebilirdi cahil bırakılmış, dinle kandırılmış gelecek nesillerin onun bu kısa cümlesinde saklı dehayı görmek yerine bu cümleyi anlayamayacağını, hatta çarpıtacağını...
Görüldüğü gibi Atatürk, inansın, inanmasın, az inansın, çok inansın günümüzün dindar geçinen Atatürk düşmanlarından çok daha fazla İslam dinine ve o dinin kutsal Kitabı Kuran’a hakimdir. Atatürk düşmanları Müslüman Türk insanının algıda seçiciliğine, derin bilinç altına hitap ederek, Atatürk’ün 1937 Meclis konuşmasını cımbızlayıp, o konuşmada geçen bazı ifadelerini -bütün cehaletleriyle- çarpıtarak “Atatürk’ün dinsizliğine kanıt” olarak göstermişlerdir. Ancak ne demişler: Yalancının mumum yatsıya kadar yanar. Yatsı vakti beyler!...

Ah Atatürk’ümüz ah! Nelerle uğraşıyoruz! Bıraktığın eserin anlamının ve kıymetinin farkında olmayan cahil “din istismarcıları” senin sözlerini çarpıtıp, sana nasıl iftiralar atıyor!Ah!..  


Sinan MEYDAN - 9 OCAK 2013

14 Şubat 2013 Perşembe

Batı’ya yaklaştığımızı zannettiğimiz takdirde, asıl mayamız olan Doğu maneviyatından tamamıyla uzaklaşıyoruz.



"... Hepiniz bilirsiniz ki, Avrupa'nın en önemli devletleri, Türkiye'nin (Osmanlı’nın) zararıyla, Türkiye'nin(Osmanlı’nın) geriletilmesiyle ortaya çıkmışlardır. Bugün bütün dünyayı etkileyen, milletimizin hayatını ve ülkemizi tehdit altında bulunduran en gelişmelerin hepsi, Türkiye'nin zararıyla gerçekleşmiştir”.
"Eğer güçlü bir Türkiye (Osmanlı) varlığını sürdürseydi, İngiltere'nin bugünkü siyaseti var olmayacaktı. Türkiye (Osmanlı), Viyana'dan sonra Peşte ve Belgrat'ta yenilmeseydi, Avusturya / Macaristan siyasetinin sözü edilmeyecekti. Fransa, İtalya, Almanya da, aynı kaynaktan esinlenerek hayat ve siyasetlerini geliştirmişler ve güçlendirmişlerdir."
" ... Bir şeyin zararıyla, bir şeyin yok olmasıyla yükselen şeyler elbette, o şeylerden zarar görmüş olanı alçaltır”.
Avrupa'nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve uygarlaşmasına karşılık, Türkiye gerilemiş, düştükçe düşmüştür. Türkiye'yi yok etmeye girişenler, Türkiye'nin ortadan kaldırılmasında çıkar ve hayat görenler, birbirlerine zararlı olmaktan çıkmışlar, aralarında çıkarları paylaşarak birleşmiş ve ittifak etmişlerdir.
“…ve bunun sonucu olarak, birçok zekâlar, duygular, fikirler, Türk Devleti’nin yok edilmesi noktasında yoğunlaştırılmıştır”.
“…ve bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda, adeta tahrip edici bir gelenek biçimine dönüşmüştür”.
“…ve bu geleneğin, Türkiye'nin hayatına ve varlığına aralıksız uygulanması sonucunda, nihayet Türkiye'yi ıslah etmek, Türkiye'yi uygarlaştırmak gibi birtakım bahanelerle, Türkiye'nin iç hayatına, iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır. Böyle elverişli bir zemin hazırlamak güç ve kuvvetini elde etmişlerdir."
" ...O güç ve kuvvetleri, Türkiye'de ve Türkiye halkında olan ‘gelişme’ cevherine, zehirli ve yakıcı bir sıvı katmıştır”.
Bunun etkisi altında kalarak milletin, en çok da yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur.
“Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için, mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa'dan öğrenmek gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı”.
Oysa hangi istiklâl vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin?
Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir.
Tarihte, böyle bir olayı çözüm sananlar, işe kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır.
İşte Türkiye de, o zaman, bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden her saat, her gün, her yüzyıl, biraz daha gerilemiş, daha çok düşmüştür.
"... Bu düşüş, bu alçalış, yalnız maddî şeylerde olsaydı, hiçbir önemi yoktu”.

Ne yazık ki, Türkiye ve Türk halkı ahlâk bakımından da düşüyor. Durum incelenirse görülür ki, Türkiye (Osmanlı)Doğu 'maneviyatı' ile sona eren bir yol üzerinde bulunuyordu. Doğu'yla Batı'nın birleştiği yerde bulunduğumuz, Batı’ya yaklaştığımızı zannettiğimiz takdirde, asıl mayamız olan Doğu maneviyatından tamamıyla uzaklaşıyoruz. Hiç şüphesizdir ki, bu durumdan, bu büyük memleketi, bu milleti, çöküntü ve yok olma çıkmazına itmekten başka sonuç beklenemez."
" ... Bu düşüşün çıkış noktası korku ile acz ile başlamıştır. Türkiye'nin, Türk halkının her nasılsa başına geçmiş birtakım insanlar, galip düşmanlar karşısında, susmaya mahkûm imiş gibi Türkiye'yi (Osmanlı’yı)atıl ve çekingen bir hâlde tutuyorlardı”.
Memleketin ve milletin çıkarlarının gerektiğini yapmakta korkak ve mütereddit idiler. Türkiye'deki fikir adamları, âdeta kendi kendilerine hakaret ediyorlardı:
Diyorlardı ki; "Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur," diyor,
“Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımızı bize düşman olan, düşman olduğundan hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara, kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı. 'Onlar bizi idare etsin,' diyorlardı.”
“BİLELİM Kİ, MİLLÎ BENLİĞİNİ BİLMEYEN MİLLETLER BAŞKA MİLLETLERE YEM OLURLAR”
Mustafa Kemal 06 Mart 1922

12 Şubat 2013 Salı

Celladına Aşık Olan Ece Saygun Utanır mı? - Açık İstihbarat

Tarih:09/02/2013 Okunma Sayısı:3858 Kategori:İstihbarat
 Bu puştlar sürüsünün pişkinliğine ve halkın balık hafızasına güvenen iktidar ricali de, utanmasalar Silivri'deki protesto gösterilerine ellerinde pankart katılacak hale geldi.

Hadi bütün bu utanç tablosunu  iktidar çürümüşlüğünün diyalektiği açısından normal sayalım. "Dün dündür, bugün bugündür" şeklinde süregelen zihniyetin ustalık aşaması sayalım.

Peki ya bu sürecin kurbanlarının cellatlarına duymaya başladığı aşkı nasıl sınıflandıracağız?


Celladına Aşık Olan Ece Saygun Utanır mı?

Açık İstihbarat

Açik Istihbarat'in Resmi
E-Posta Grubu
AçikIstihbaratTürkiye'ye Üye Olun
 
www.acikistihbarat.com
10.02.2013

Türkiye'nin son darbesi "Ergenekon"'u kurgulayanlar, herhalde dünya tarihinin bu en uzun soluklu ve yaratıcı darbesini kurgularken, karşılarındaki hedefin bu kadar basiretsiz, bu kadar omurgasız ve bu kadar korkak olacağını tahmin etmemişlerdi.

O yüzden bu süreci akıllıca bir yöntemle dalga dalga kurguladılar.

Toplumsal ve bürokratik zemini yumuşata yumuşata giden bu dalga metodolojisi, başından itibaren ABD ve AB büyükelçiliklerinin koçluğunda ve FBI'nın "önleyici dava" doktrini çerçevesinde gerçekleştirildi.

Baktılar direniş yoktu, baktılar cesaret yok, baktılar engel yok, "Ergenekon" sürecini bugün geldiği noktaya taşıdılar.

Gelinen noktayı seyrediyorsunuz.

Son 6 senedir yüzlerce insanın iftira ile kanına giren, hayatını karartan, çoluğundan çoçuğundan ayıran puştlar korosu şimdi ekranlardan ve köşelerinden sanki ellerinde onlarca insanın kanı ve canı yokmuş gibi;

"Askerlere haksızlık yapılıyor"

teranesi okuyorlar.

Sanki bu insanları içeri atan cuntanın şakşakçılığını , yaverliğini, kuryeliğini, köpekliğini onlar yapmadı.

Sanki Kuddusi Okkır koğuşundaki yatağında kıvrana kıvrana ölürken, onlar "Türkiye'nin bağırsakları temizleniyor" diyenlerin eteğinden sebeplenmiyorlardı.

Sanki bu ülkenin teğmenleri , helikopterlerden iner inmez "terörist" suçlaması ile gözaltına alınıp, "sehven" üretilen delillerle içeri tıkılırken adalet adına vicdanları bir nokta kızarmış gibi.

Bu puştlar sürüsünün pişkinliğine ve halkın balık hafızasına güvenen iktidar ricali de, utanmasalar Silivri'deki protesto gösterilerine ellerinde pankart katılacak hale geldi.

Hadi bütün bu utanç tablosunu  iktidar çürümüşlüğünün diyalektiği açısından normal sayalım. "Dün dündür, bugün bugündür" şeklinde süregelen zihniyetin ustalık aşaması sayalım.

Peki ya bu sürecin kurbanlarının cellatlarına duymaya başladığı aşkı nasıl sınıflandıracağız?

Bu bir körleşme midir, bir aptallaşma mıdır, bir ahlaksızlaşma mıdır?

Neler görmedik ki...

Savcı Öz'e mektup yazıp;

"beni niye içeri attınız. Ben şu kadar çam ağacı diktim, şu kadar başarı ödülü aldım"

diyen kuvvet komutanı mı arar sınız...

Öcalan'a solun lideri muamelesi yapan OdaTV'de yazmayı kendine yediren asker mi ararsınız...

Şamil Tayyar'a kendisini ziyaret etsin diye mektup yazan mı ararsınız...

Ayşe Arman gibi bir medya lalesinin bu süreçte oynadığı rolü görmeyip, ona boy boy poz vereni mi ararsın...

Celladının karşısına makyaj yapıp, düğme ilikleyip çıkanlar kadrosuna en son Ergin Saygun'un kızı Ece Saygun katıldı.

Tayyip Erdoğan'ın, "Ergenekon" operasyonunun son safhasında oynadığı propaganda oyununa alet olan Ece Saygun, Tayyip Erdoğan'ın telefonlarına çıkmakla kalmadı, babasını ziyaret etmesini sevinç çığlıkları içinde karşıladı.

Tayyip Erdoğan'ın kararttığı hayatlar üzerinden şimdi de kahraman rolüne soyunduğunu görmesi gereken Ece Saygun'un twitter hesabı üzerinden yazdıklarını okuyunca tablonun vehameti daha da keskinleşiyor:

"Sayın Kadir Topbaş bir çiçek yolladı kiiiiiiiiiiiiiiii, direk üstüne yatarım babama da vermem de söylemem de!"

Anlayacağınız Tayyip Erdoğan'la sınırlı bir çoşku patlaması değil Ece Saygun'un yaşadığı.

Ece Saygun, Tayyip Erdoğan ve bütün dadaşlarının ilgisine mazhar kalmaktan o kadar mutlu ki...

Bu sürecin cellatlarını nasıl meşrulaştırdığını bir an olsun düşünmediği belli.

Utanması yok.

Bu süreçte babalarını, annelerini, kardeşlerini, dayılarını, amcalarını kaybeden onlarca kişiden zerre utanmıyor.

"Canım babacığım" diye ucuz aile romantizmleri yaparken, Kuddusi Okkır'ın oğlu aklına gelmiyor.

İçerideyken abisi intihar eden Mehmet Demirtaş'tan haberi bile yok.

Utanmadan...

"Ben özel yetkili mahkeme zulmünü yaşamış insanım"

tweetleri atıyor.

Be utanmaz...

O özel yetkili mahkemeleri , senin bugün ballı börekli, ağızların kulaklarında ağırladığın Tayyip Erdoğan koruyup, yüceltmedi mi?

Be utanmaz...

Sen özel yetkili mahkeme zulmü görmemişsin...

Senin haberin bile yokken; yüzlerce insan o özel yetkili mahkemelerin hukuk katliamı ile ailelerinden, sevdiklerinden koparıldı.

Siz o zamanlar babanızın kalbinin değil, terfisinin kaygısını yaşıyordunuz.

Ve şimdi , Tayyip Erdoğan'ın propaganda şovunun ışıkçılığına soyundunuz.

Celladinizin karşısına makyaj yapıp, düğme ilikleyerek çıktınız.

Bu ülkenin namusu için Cumhuriyet tarihinin en sinsi planının karşısında eğilmeyen binlerce insana ve ailesine karşı yaptığınız bu terbiyesizliği , "Devlet terbiyesi" masalları ile maskelemeye çalışıyorsunuz.

Başka kapıya!

"Mücadelemiz sürecek" lafları ile bizleri salak yerine koymayı bırakın.

Babanızın da mensubu olduğu orduya, hiç bir düşman ordusunun bile cüret edemeyeceği hakaretleri eden bir adamın karşısında düğme ilikleyerek büyük bir oyuna alet oldunuz.

Zulmün dört duvarı arasında yatmayı bilmeyenlerin, zulmün karşısında dik duramayacağını kanıtladınız.

Bülent Arınç'ı bir kere daha haklı çıkardınız.

Bu ülkenin subayları tek tek içeri alınırken, "ülkenin bağırsakları temizleniyor" diyen Bülent Arınç'ı da artık beş çayında ağırlarsınız...

Siz de bu mücadele azmi olduktan sonra, ailecek Zekeriya Öz'le pikniğe bile gittiğinizi görebiliyoruz.

Silah arkadaşları içeri atılırken terfi kaygısı ile tek laf edecek cesareti bulamayanların, can kaygısı ile cellatları karşısında el pençe divan durmasına şaşan bizlerde hata.

Yazıklar olsun!.

Açık İstihbarat